Bu hikaye Türkçe olarak kaleme alınmıştır.
Kerem uzun boylu, kumral, genç bir adamdı. Ailesinin Londra’ya taşınmasının ardından İstanbul’da tek başına yaşamaya başlamış, küçük ama sıcak bir kafe işletiyordu. Spor yapmayı sever, dışarıdan bakıldığında yakışıklı ve kibar biri olarak görülürdü. İnsanlarla kolay iletişim kurar, herkesle iyi anlaşırdı; fakat yine de kimseye tam olarak yaklaşmaz, mesafesini korurdu.
O gün de her zamanki gibi spor yapmak için yola çıkmıştı. Koşu yaptığı bu alan, onun için küçük bir cennetti. Her yanı yeşilliklerle çevriliydi ve henüz pek keşfedilmemişti. Belki de bu yüzden Kerem, buranın yalnızca kendisine ait olduğunu hissederdi.
Koşusuna devam ederken, yeşilliğin iyice yoğunlaştığı ve otların neredeyse diz boyunu geçtiği bir noktada bir kıpırtı fark etti. İlk anda bunun bir kirpi ya da tavşan olduğunu düşündü. Yoluna devam edecekken zihninde bir soru yankılandı.
Ya değilse?
Bu düşünceyle geri döndü. Otları elleriyle iki yana ayırdığı anda, yerde hareketsiz yatan genç bir kız gördü. Manzara karşısında donup kalan Kerem, refleksle kızın nabzını kontrol etti. Atıyordu.
Hiç düşünmeden onu kucağına aldı ve doğruca hastaneye götürdü.
Doktorlar, biraz daha geç kalınmış olsaydı kızın hayatta kalamayacağını söylediler. Görünüşe göre uzun süredir oradaydı ve kimse fark etmemişti. Üzerinden, paramparça olmuş bir telefondan başka hiçbir şey çıkmamıştı. Bu yüzden ne polise haber verebilmişlerdi ne de ailesine ulaşabilmişlerdi. Kim olduğunu öğrenebilmek için uyanmasını beklemekten başka çare yoktu.
Yoğun bakımdan çıkarılan kız, odaya alınmıştı. Yüzündeki kan temizlenmiş, yaraları sarılmıştı. Tüm bu yaralara rağmen dikkat çekici bir güzelliği vardı. Kısa boylu, zayıf yapılıydı. Hokka gibi burnu ve zarif yüz hatlarıyla insanın bakmaya doyamayacağı bir görüntüsü vardı.
Kerem’in aklı sorularla doluydu.
Kimdi bu kız?
Adı neydi?
Nasıl bu hâle gelmişti?
Kızın uyanmasını beklerken, içindeki merak ve huzursuzluk giderek büyüyordu.
Nihayet genç kız gözlerini araladı.
Kerem’in kalbi hızlandı. Uzun zamandır hiçbir şey onu bu kadar heyecanlandırmamıştı. Kız, gözlerini açar açmaz karşısında Kerem’i gördü. Merakla ve korkuyla bakan bir çift göz.
İlk cümlesi fısıltı hâlindeydi:
“Ben… neredeyim?”
Ardından sorular peş peşe geldi:
“Sen kimsin?”
“Bana ne oldu?”
Kerem, kısa bir şaşkınlıktan sonra konuşabildi.
“Hastanedesin. Korkma, güvendesin,” dedi sakin bir sesle. “Seni çalılıkların arasında buldum. Çok yaralısın ama artık iyileşeceksin. İki gün yoğun bakımda kaldın, bugün odaya aldılar.”
Kız, kocaman gözlerle Kerem’e bakıyordu. Yaşadığı şok her hâlinden belliydi.
Bu sessizlikten cesaret alan Kerem, merak ettiği soruları sordu:
“Peki sen kimsin? Adın ne? Nasıl bu hâle geldin?”
Kız bir an duraksadı. Sonra dudakları titredi.
“Bilmiyorum…” dedi kısık bir sesle. “Adımı… adımı hatırlamıyorum. Bana ne olduğunu da.”
Sözlerini tamamlayamadan ağlamaya başladı.
Kerem ne yapacağını bilemedi. İçgüdüsel bir hareketle kızın çenesinden tutup yüzünü yukarı kaldırdı.
“Üzülme,” dedi yumuşak bir sesle. “Elbet hatırlayacaksın. Ben doktoru çağırıyorum, tamam mı? Bekle beni.”
Kız başını hafifçe salladı.
Doktor, Kerem’in anlattıklarını dinledikten sonra odaya geldi.
“Geçici bir hafıza kaybı yaşıyorsunuz,” dedi sakin bir ifadeyle. “Başınızı sert bir şekilde çarpmışsınız. Bu durumda bu çok normal. Kendinize zaman tanıyın. Zamanla her şeyi hatırlayacağınıza inanıyorum. Bugün sizi taburcu edeceğiz. Ancak iki günde bir pansuman için gelmeniz gerekiyor. Ayrıca bir psikologla düzenli görüşmeniz de faydalı olacaktır.”
Doktor odadan çıktığında, geriye derin bir sessizlik kaldı.
Kerem, kızın gözlerinin dolduğunu fark etti. Bir anda yaşlar yanaklarından süzülmeye başladı.
“Ben şimdi ne yapacağım?” dedi titreyen bir sesle. “Nereye gideceğim? Doktor, bakkaldan ekmek almaktan bahseder gibi anlattı ve gitti. Ben adımı bile hatırlamıyorum… adımı.”