“Bazen insan, en yabancı kapıdan girip en tanıdık yere varır.”
Kerem derin bir nefes çekip hastane kokusunu içine doldurduktan sonra kızın yanına oturdu ve,
“Adını, aslını, kimliğini hatırlamadığın için… adın Aslı olsun bence. En azından sen adını hatırlayana kadar. Nereye gideceğin konusunu da dert etme; bir süre benim yanımda yaşarsın. Hesap vermem gereken bir ailem ya da yanımda olan bir arkadaşım yok. Yalnızlıktan çıldırmayayım diye Allah seni gönderdi sanırım bana,” dedi ve hafifçe gülümsedi.
Kerem nadir gülümserdi ama gülümsediğinde insanın içini ısıtırdı. Buna rağmen kız ikna olmamış olacak ki sordu:
“İyi de… ben seni tanımıyorum bile. Adını bile bilmiyorum. Sana nasıl güvenip evinde kalayım?”
Kerem gözlerinin içine bakarak devam etti:
“Yanılıyorsun. Aslına bakarsan şu an tanıdığın tek kişi benim. Az önce doktor da adımı söyledi ama şaşkınlıktan fark etmedin sanırım. Kerem… Adım Kerem. En önemlisi de Aslı’cığım, seni ben buldum ve buraya getirdim. İki gündür işimi gücümü bırakıp başından ayrılmadım. Bence şu an en çok güveneceğin kişi yine benim. Ne dersin?”
“Ne diyeyim ki… Bütün bunlar için teşekkür ederim ama daha fazla yük olmak da istemem.”
“Yük mü?” dedi Kerem gülümseyerek. “Yalnızlıktan çıldırmak üzere olan bir adamın yanında kalmak yük olmaz.”
Kız ilk kez gülümsedi. Gülünce koca gözleri kısılıyor, yanağında küçük bir çukur oluşuyordu. Bu, onu güzel olduğu kadar tatlı da yapıyordu. Başını sallayıp,
“Peki… Bu arada Aslı ismine bayıldım. Umarım gerçek ismim de Aslı’dır,” dedi.
Kerem derin bir nefes aldı.
Aslı taburcu edilmişti. Kerem onu evine getirmişti. Ev donuktu; siyah ve beyazın, özellikle siyahın hâkim olduğu bir yerdi. Hiçbir süsleme, tek bir çerçeve bile yoktu. Ya böyle şeylere vakti yoktu ya da tarzı buydu. Aslı bunları düşünürken Kerem sordu:
“Beğendin mi evimi?”