Kapıya doğru ilerledi. Kapının deliğinden baktığında, tek tanıdığı yüzle göz göze geldi: Kerem..
Hiç düşünmeden açtı kapıyı.
Kerem içeri girerken ceketini omzundan yarım yamalak sıyırmıştı. Yorgundu ama yüzünde tanıdık o hafif gülümseme vardı.
“Aslında anahtarın var,” dedi Aslı, kapıyı kapatırken. “Neden zili çaldın?”
Kerem omuz silkti. “Kapıyı içerden birinin açması her zaman daha keyifli gelmiştir bana.”
Aslı, bu cümleyi nereye koyacağını bilemedi. Bir an duraksadı, sonra konuyu değiştirdi.
“Yemek hazırladım. Gel de yiyelim.”
Kerem’in gözleri parladı. “Ooo… Yemek yapmayı hatırlaman çok iyi oldu işte. Kurt gibi açım.”
“Hatırlamıyorum,” dedi Aslı, neredeyse fısıldar gibi.
Cümle ağzından çıkar çıkmaz yüzü düştü. Sanki o tek kelimeyle bütün keyfi kaçmıştı.
Kerem bunu fark etti. Bir saniye bile beklemeden sesini hafifçe neşelendirdi.
“Takma kafana,” dedi. “Belki de önceki hayatında yemek yapmayı bilmiyorsundur. Ne dersin? Peki benim sana ‘reenkarnasyon yaşamışsın gibi’ konuşmama kaç puan?”
Aslı kaşlarını kaldırdı. “Senin beni her seferinde güldürebilmene kaç puan?”
İkisi de aynı anda güldü.
Yemek boyunca sohbet kendiliğinden aktı. Çatal sesleri, araya karışan kısa bakışlar, küçük kahkahalar… Aslı fark etmeden rahatlamıştı.
“Bu arada,” dedi Kerem, tabağını kenara iterken, “yemekler çok güzel olmuş. Bence sen hafızanı kaybetmeden önce aşçı falandın.”
“Önceki hayatımda mı yani?”
Kerem başını iki yana salladı. “Ah… Beni kendi silahımla vurdun şimdi.”
Yine güldüler.
Kerem müziği açıp odasını toplamaya geçti. Aslı diğer odada yalnız kalmıştı ama yalnızlığı uzun sürmedi. Kerem’in defalarca açtığı o şarkı, bir süre sonra Aslı’nın zihninde dönüp durmaya başladı. Düşünmeye çalıştıkça, tek düşündüğü o melodiydi.
Dayanamayıp kendine bir kahve yaptı ve balkona çıktı.
Beş–on dakika sonra Kerem de balkona geldi. Aslı’yı görünce adımları yavaşladı. Bir an durdu.
"Ne düşünüyor acaba?" diye geçti içinden. Sonra başka bir düşünceye takıldı. "Bu kız nasıl oldu da bir anda hayatımın merkezine oturdu?"
Bir gün her şeyi hatırlayıp gideceğini biliyordu. Ama buna rağmen kendini Aslı’ya alışmaktan alıkoyamıyordu.
Kerem yanına yaklaştı. Hiçbir şey söylemeden Aslı’nın elindeki kahveyi aldı, bir yudum içti. Sonra bir yudum daha.
Aslı donup kalmıştı.
“Ne?” dedi Kerem umursamazca. “Bencillik yapmayıp bana da yapsaydın, ben de seninkini almak zorunda kalmazdım.”
Aslı kendine gelir gelmez bardağı geri kaptı. “O benim bardağım. Benim olan bir şeyi paylaşmayı sevmem. Hem odanda işin vardı, o yüzden yapmadım sana kahve. Yani bencil falan da değilim.”
Kerem hafifçe gülümsedi. “Şaşırtıyorsun beni. Bir gün evde tek başına bıraktım seni, kendin hakkında ne çok şey öğrenmişsin.”
“Kendimi tanımam gerektiğini sen söylemiştin.”
“Aslında hafızan güçlüymüş. Neden kayboldu ki acaba?”
Aslı kahvesinden bir yudum aldı. “Bilmiyorum. Belki de canı sıkıldı ve beni terk etti.”
“Seni tanımayan ben bile seni terk edemedim,” dedi Kerem. “O nasıl terk etti, şaşırdım doğrusu.”
Aslı’nın yanakları kızardı. Kerem de söylediği sözün ağırlığını fark etmişti. İkisini de daha fazla utandırmamak için konuyu hızla değiştirdi.
“Aslı… Bir psikolog arkadaşıma senden bahsettim. Yarın seni görmek istiyor. Gideriz değil mi?”
“Hatırlayabilir miyim gerçekten?” dedi Aslı. Sesindeki heyecanı bastıramayarak, “Yardımcı olur mu?” diye devam etti.
“Elinden geleni yapacağını söyledi. Bir gidelim diyorum yarın.”
“Eğer bir şeyler hatırlayacaksam, gidelim tabii.” Aslı duraksadı, sonra gülümsedi. “Bu arada… sana kahve yapayım mı?”
Aslı’nın yüzünde güller açıyordu. Bu, umudun mutluluğuydu. Bu, kaybolmuşluğun çaresizliği. Bulunabilmenin ışıltısıydı.
Kerem gülümsedi. “Bir an hiç sormayacaksın sandım.”