Kerem uykusu gelince, odasına gitmişti. Aslı da bir süre sonra odasına geçti. Ama hem düşüncelerinden hem de korkudan uyuyamamıştı. Kerem uyuduktan sonra korku filmi izlemesinin de biraz etkisi vardı tabi. Bir sağa dönüyordu bir sola ama bir türlü uyuyamayınca kalktı. Ayakları onu, düşünmeden, tek güvendiği yere götürdü, Kerem’in yanına.
Kerem’in kapısının önünde durup bir süre onu izledi. Göğsünün düzenli iniş çıkışına bakarken içinden geçenleri fısıldar gibi düşündü: “Ne kadar güzel bir adamsın Kerem. Ne zaman düşecek gibi olsam, hep ne kadar da sağlam tuttun beni. Ayaklarım boşuna beni buraya getirmedi sonuçta. Kendimi sadece senin yanında güvende hissediyorum. Senin yanındayken, kimse bana zarar veremezmiş gibi geliyor.”
Aslı Kerem’in ayak ucuna geçmiş, oraya uzanmıştı. Buna uzanma denirse tabi. Kerem’i rahatsız etmemek için resmen kedi gibi kıvrılmıştı. Korku da, düşünceler de onun yanına vardığı anda dağıldı. Birkaç dakika sonra uykuya teslim oldu.
Sabah Kerem gözünü açtığında şok olmuştu. Aslı’nın yüzü, burnunun dibindeydi. Kolu da Kerem’in üzerindeydi. Resmen Aslı Kerem’e sarılmış bir şekilde uyuyordu. O kadar yakındılar ki birbirlerine, Aslı’nın nefesini Kerem yüzünde hissediyordu. O kadar şaşırmıştı ki Aslı’ya bakarken donup kalmıştı. O Aslı’ya bakarken Aslı da gözlerini araladı. Kerem’i o kadar yakınında görünce gözlerini ovuşturdu. Gözünü tekrar açtığında tekrar Kerem’in yüzünü gördü ve kolunun onun üstünde olduğunu da fark edince birden doğruldu. Kapıya doğru gitti;
“Şey, o zaman ben şeye gideyim. Şey yapayım, sen de şey yapınca gelirsin” dedi, kelimeler birbirine dolanarak. Cümlesini tamamlamasıyla odadan çıkması bir olmuştu. Yanakları utançtan kıpkırmızı olmuştu. Kerem daha fazla kendini tutamayıp, sağlam bir kahkaha patlatmıştı. Aslı’nın hali gözünün önünden gitmiyordu. Hazırlanıp içeri gitmişti.
Aslı bir yandan kahvaltı hazırlıyor bir yandan da kendi kendine konuşuyordu.
“Salak ben, salak! Ne diye çocuğun odasına gidersin ki? Hadi gittin, neden yanında uyursun? Hadi onu da yaptın. O uyanmadan uyanıp gitsene ya! Ama ben ayak ucuna yatmıştım, ne ara yanına gitmişim ki? Bir de sarılmışım. Hayır yani, daha fazla rezil olamazdım. Bu son level yani. Şimdi nasıl anlatacağım Kerem’e? Çok korktum uyuyamadım, ondan yanına geldim diye. Ben olsam inanmam buna. Hayır inansa o daha büyük rezillik. Gök gürültüsünden korkan çocukların, anne babasının yanına gidip uyuması gibi bir şey bu.” O kadar kaptırmıştı ki kendini, kapıya yaslanmış onu dinleyen Kerem’i cümlesi bittikten sonra fark etmişti. “Al işte. Bir rezillik daha” diye geçirdi içinden. Kerem kendine kahvesini hazırlarken sırtı Aslı’ya dönük olduğu için mutluydu. Çünkü gülüşüne hakim olamıyordu, aynı zamanda Aslı’yı da utandırmak istemiyordu. Kahvesini hazırlarken konuşmaya başladı.
“İçini rahatlatmak için söylemiyorum ama düşündüklerine katılmıyorum." Dedi sakin bir sesle. "Birincisi rezil falan olmadın. Ben senin en yakınınım, yani kendimi öyle görüyorum en azından. İnsan en yakınına rezil olmaz. İkincisi sadece çocuklar korkmaz. Korkabilirsin, olabilir. Bu çok doğal bir şey ve korktuğunda bana sığınman rezil edici bir şey değil. Aksine bana bu kadar güvendiğin için mutluluk verici. Üçüncüsü sen bile kendine inanmayabilirsin. Ama ben sana ne dersen de inanırım. Ayrıca gözümü açar açmaz seni görmek evet, beni şaşırttı ama mutlu da etti ve uyandığında ilk defa bu kadar şirin olduğunu gördüm. O yüzden kasma bu kadar.”
Kerem o kadar akıcı konuşmuştu ki Aslı bakakaldı. Bu kadar ciddi konuşunca gülme isteği de geçmişti. Aslı’ya cevap hakkı doğmuştu. Ama Aslı tamamen farklı bir yolla konuyu değiştirmişti. Kerem’in elinden kahveyi aldı ve lavaboya döktü. Kerem;
“Ne yapıyorsun sen?” diye çemkirdi birden.
“Sabah aç karnına kahve mi içilir hiç? Bak kahvaltı hazırladım. Kahvaltımızı yapalım, ben sana kahve yaparım sonra. Çemkirme hemen” dedi.
Küçük Hanım, her şeye tamam da sabah kahve keyfimi alamazsınız benden.”
“Sana zarar veriyorsa alırım Küçük Bey. Yine iç ama kahvaltıdan sonra.”
“Bak bak benim sağlığımı da düşünürmüş.”
“Tabi düşüneceğim. Sonuçta sen benim en yakınımsın.”
Gülümsediler. Kahvaltı sessiz ama huzurluydu.
Günün ağırlığı yavaş yavaş çökmeye başladı. Akşam yaklaşıyordu. Aslı’nın içindeki heyecan, kahvenin buharı gibi yükseliyordu.
Bugün çok büyük bir gündü. Aslı ilk defa canlı müzik yapacaktı ve çok heyecanlıydı. Kafede de bu konu olay olmuştu. Tahmin edildiği üzere, kızlar bu duruma pek de memnun olmamışlardı, Aylin hariç. Aylin yine Aslı’ya destek olmuş, onu cesaretlendirmişti. Kerem’in kafesi sahildeydi. Bu yüzden yazları dışarıya masalar konuluyor, insanlar dışarıda oturuyorlardı.
Artık Aslı’nın canlı müziğe başlamasına, yarım saat kadar kısa bir zaman kalmıştı. Bir köşeye sinmiş, prova yapıyordu. Heyecanı her halinden belliydi. Son provasını da bitirdikten sonra arkadan bir alkış sesi duydu. Kafasını çevirdiğinde gördüğü yüz Kerem’den bir başkası değildi.
“O kadar güzel söylüyorsun ki herkes sana bayılacak. Ben senin yerinde olsam hiç heyecanlanmazdım. Zaten mükemmel bir sesim var, niye heyecanlanayım ki, derdim.”
“Motive etmekte çok ustasın Kerem. Bunu biliyorsun dimi? Ama yine de korkuyorum ve çok heyecanlıyım.” Kerem gülümsedi. Gülümsemesinde şefkat vardı.
“Heyecanlanmak tabi ki de en doğal hakkın. Ama oraya çıktığında bomboş bir yerde şarkı söyleyeceğini hayal et. Hayal gücüne güveniyorum.”
Aslı derin bir nefes aldı ardından;
“Deneyeceğim. Çok sağ ol Kerem” deyip Kerem’e sarıldı. Öyle bir sarılmıştı ki “Gücümü senden alıyorum” der gibi. “Sana minnettarım” der gibi. Sarılmaları bir öksürük sesiyle sona ermişti. Gelen Tuğba’ydı. Tuğba orda çalışan garsonlardan biriydi.
“Pardon, bölüyorum ama. Artık başlamamız gerekiyor. Müşteriler yerini çoktan aldı ve bekliyorlar.”
“Tamam sen çık, geliyoruz” demişti Kerem, tok bir sesle. Aslı’nın omuzlarından tutup,
“Hadi Aslı, göster kendini. Sana güveniyorum.”