Çalilarin Arasinda..

Bölüm 17 - Yüzleşme

Akıl unutsa da kalp unutmaz..

Ateş’i gören Kerem, hafifçe boynunu kaşıdı. Strese girdiği belliydi. Ateş’in gözlerinde ise hayal kırıklığı vardı. Gözleri Aslı’yı aramıştı. Ama Aslı yoktu. Yine de onay almak için Kerem’e sordu;
“Damla yok mu?”
Damla… Ateş her Damla dediğinde, Kerem’in kalbinde bir şeyler parçalanıyordu. Buna rağmen ayak diriyordu.
“ASLI YOK!” dedi. O Kerem’in Aslı’sıydı. Bunu ne Ateş ne de kimlik kartı değiştirebilirdi. “Psikoloğa gitti. Malum yaşadıkları yenilir yutulur şeyler değil.”
“Öyle… Hiçbirimiz kolay şeyler yaşamıyoruz” dedi Ateş.
“Gelsene Aslı gelene kadar konuşalım biraz. Daha kafeyi açmaya var. Kızlar temizlik yaparken biz de kuliste otururuz. O arada Aslı da gelir” dedi.
Başını sallayarak, Kerem’in el yordamıyla gösterdiği odaya girdi Ateş. Bu odayı biliyordu. Dün konuştukları yerdi. Aslı kulis olarak kullanırken bir kısmında da Kerem’e ait masa ve koltuklar vardı. Koltuklara oturduktan sonra Kerem telefona uzandı.
“Ne içersin?” diye sordu Ateş’e.
“Varsa bir filtre kahveni içerim.”
Telefondaki sese “Bir filtre kahve bir de orta bir Türk kahvesi” deyip kapattı Kerem. Kerem tam bir şeyler söyleyecekken Ateş ondan önce davrandı.
“Sen Damla’yı nasıl buldun ya? Neler oldu sonrasında? Nasıl seninle yaşamaya başladı? Çok merak ediyorum. Anlatır mısın?”
“Anlatırım” dedi Kerem duru bir ses tonuyla. “Ama sonra sen de bana her şeyi anlatacaksın” dedi. Başını öne eğip kaşlarını onay beklercesine havaya kaldırmıştı.
Ateş’ten onayı alan Kerem anlatmaya başladı.
“Ben Aslı’yı ormanlık bir alanda buldum. Yaralıydı. Hastaneye götürdüm. Birkaç gün yoğun bakımda kaldıktan sonra taburcu oldu. Ama bir sorun vardı ki Aslı kafasına aldığı darbeden dolayı, adını dahi hatırlamıyordu. Çok üzgündü, ne yapacağını bilmiyordu. Bir şeyleri hatırlayana kadar benimle yaşamayı teklif ettim ona. Başka da seçeneği yoktu zaten. Kabul etti.”
Ateş gözlerini bir saniye bile ayırmadan Kerem’i dinliyordu. Ama canını sıkan bir konu vardı. Söze girdi;
“Bu zamana kadar Damla senin yanında yaşadı yani?”
Cevabını bildiği bir soruydu bu. Ama üzerinde durmak istediği için sorduğu belliydi.
“Evet” dedi Kerem. Bunu derken dudağının bir kenarı yukarı kıvrılmıştı. Ateş’in rahatsız olması onun hoşuna gitmişti sanki. Lafa devam etti;
“Hala da bende kalıyor. Yeni bir hayatı var şu anda ve seninle ilgili hiçbir şey hatırlamıyor. O zamandan bu zamana kadar benleydi. Bura benim kafem. Senin de gördüğün gibi burda canlı müzik yapıyor. Bütün hikaye bu kadar” arkasına yaslanıp “Şimdi sıra sende Ateş Bey” dedi. Elini ona uzattı “Buyur” der gibi.
Ateş aklındaki soruları bitirememişti ki;
“Bu kadar zamandır aynı evdesiniz. Aranızda bir şey var mı? BENİM NİŞANLIMLA!”
Son iki kelimesini o kadar bastırarak söyledi ki kıskançlığın damarlarından aktığı belliydi. Kerem bunun farkındaydı. Ama inadına üstüne gidiyordu.
“Damla senin nişanlın olabilir, ama Aslı senin nişanlın değil. Aramızda nasıl bir şey olup olmadığını merak ediyorsun bilmiyorum ama sana şu kadarını söyleyebilirim ki Aslı’ya çok değer veriyorum. Saçının teline zarar gelse, bu dünyayı yerinden oynatacak kadar.”
Bu söyledikleri Ateş’in dudaklarını kemirmesine neden olmuştu. Kerem kaşlarını kaldırıp Ateş’e baktı.
“Ne bekliyorsun? Sıra sende, şimdi sen anlat tanıdığın Aslı’yı.”
Ateş önce boğazını temizledi ardından;
“Öncelikle sana çok teşekkür ederim. Benim en değerli hazinemi bulup ona iyi baktığın, yardım ettiğin için.”
Kerem sıra sende demişti ama sinir olma sırası onda gibi görünüyordu. Ateş lafına devam edeceği sırada kapı açıldı. Kapının açılmasıyla, iki delikanlının gözleri de kapıya doğru döndü. Gelen Kerem’in Aslı’sı Ateş’in Damla’sıydı. Tek kişi, iki erkek için farklı iki kişi gibiydi adeta.
“Ne oluyor burda?” diye daldı odaya Aslı.
“Sohbet ediyorduk” dedi Kerem. “Seni beklerken” diye de ekledi peşinden. “Tam zamanında geldin. Ateş anlatmaya başlıyordu tam da.”
“Ben aslında nişanlımla baş başa konuşsam daha iyi olur. Anlarsın ya?”
“Böyle konuşmamıştık” dedi Kerem sert bir ses tonuyla.
“Ben nişanlıma anlatırım. O da uygun görürse seninle paylaşır zaten” dedi Ateş. Her seferinde “Nişanlım” lafının altını çizer gibi söylüyordu, Kerem’e hatırlatırcasına.
Kerem sinirden olduğu yerde kıpraşıp duruyordu. Aslı sonunda tartışmayı bitirecek cümleyi kurdu.
“Benim Kerem’den gizleyebileceğim hiçbir şey yok. Kerem’in yanında anlat.”
Ateş iç çekerek “Peki” diye başladı söze. Aslı’nın böyle davranması canını sıkıyordu.
“Damla’m. Biz seninle üniversitede tanıştık, ikinci yılında. Seni görür görmez aşık oldum ben sana. Biraz peşinden koşturdun, yalan yok. Ama sonra sen de beni sevdin. Üniversite bittiği gibi de nişanlandık. Her şey o kadar güzel gidiyordu ki rüya gibiydi. Mezun olalı bir buçuk ay, nişanlanalı da bir ay olmuştu, o lanet kazayı yaptığımızda.”
Aslı ve Kerem pür dikkat dinliyordu Ateş’i.
“Kaza nasıl oldu? Hem madem nişanlıydık, benim parmağımda neden yüzük yoktu?”
Ateş alt dudağını ısırıyordu. Gerildiği her halinden belliydi.
“Arabayla giderken, seninle kavgaya tutuştuk. Ben arabayı sürüyordum. Sonra sen bana sinirlenince önce yüzüğünü fırlatıp attın. Sonra da sana aldığım bir kolye vardı. Onu çekip koparttın. Yüzüğü bana fırlattın, kolyeyi ise camdan dışarı fırlattın. Ateş cebine doğru götürdü elini ve bir tektaş çıkarttı. Aslı’ya uzattı tektaşı ve devam etti. “Yüzüğü buldum ama kolyeyi bulamadım.” Ateş anlatırken Aslı da tektaşa bakıyordu. İçinde tarih ve isimleri yazıyordu. Ateş;
“Biliyor musun, o kolye o kadar anlamlıydı ki ikimiz için. Sana aldığımda o kadar mutlu olmuştun ki… Yüzük yerine kolyeyi bulmayı yeğlerdim. Aslı Kerem’e acı bir gülümsemeyle baktı, Kerem de ona. Sonrasında çantadan kolyeyi çıkarttı. Ateş’e kolyeyi gösterirken “Buydu değil mi?” dedi.
“Damla, bulmuşsun onu!”
“Evet, Kerem’in beni bulduğu yere gitmiştik. O ara buldum. Anlamını çözememiştim ama sen karşıma çıkınca anladım.”
“Ateş ve Damla. Yani ben ve sen” dedi Ateş gözleri parıldayarak.
Aslı anında konuyu değiştirdi.
“Sonrasında sen direksiyon hakimiyetini kaybettin. Zaten hızlı gidiyorduk ve korkunç bir kaza yaptık. Bunu tahmin edebiliyorum. Peki ne oldu da biz bu denli bir kavga ettik? Yani bu kadar büyük bir kavganın nedeni de büyüktür diye düşünüyorum.
Ateş önce yutkundu, boğazını temizledi ve
“Ya aslında basit bir kıskançlıktan ibaretti. Çığ gibi büyüdü olay. Sen zaten çok kıskançtın. Dişi sinekten bile kıskanırdın beni. Bir de bu düğün hazırlıkları, nişan falan derken hepsinin stresi de vardı sanırım. Birden kavgaya tutuştuk. Kafanda öyle kurmuştun ki beni dinlemiyordun bile. Ben de sana açıklama yapmaya çalışıyorum bir yandan bir yandan da masum olduğum halde suçlanıyorum. Ben de sinirlendim. Hızlandıkça hızlandım. Sonra o malum kaza. O günden beri kendime diyorum ki “Damla ölmemiş olsa, çıksa gelse yanıma dişi sinek bile yaklaştırmam. Onla asla kavga etmem.” Kendimi o kadar suçlamıştım ki mahvolmuştum ben senden sonra. O gün iyi ki buraya gelmişim. Ayaklarım beni sana getirmiş, haberim yokmuş resmen.”
“Olay neydi ki? Ben seni neyden, kimden kıskanmıştım?” Aslı bu olayı deşmeye niyetliydi. Aklında en ufak bir soru işareti kalmasını istemediği belliydi.
“Ya dediğim gibi. O kadar kıskançtın ki çok var böyle hikayemiz.” Ateş birkaç saniyeliğine gözlerini yukarı kaldırıp düşündü ve devam etti.
“Aa evet hatırladım. O gün seninle bir yerde oturmuştuk kafede. Ben de sipariş verdim. Garson da genç bir kızdı. “Kızla niye muhatap oluyorsun?” diye tutuştuk kavgaya. “Sen kızla gözümün önünde flört ediyorsun” tarzı şeyler söylemiştin. Kafede tartıştık kalktık. Arabada devam ettik kavgaya. “Sadece sipariş verdim” diyorum. “Yok bakıştın, yok garson sana gülümsedi” derken iş çığırından çıktı tabii. En son “Ayrılıyoruz, bitti” falan dedin. Sonrasını zaten biliyorsun. Bilseydim o siparişi asla vermezdim Damla’m.” Aslı yüzünü buruşturdu.
“Ben bu kadar ruh hastası mıydım ya?”
“Aslaa! Sadece çok sevdiğin için çok kıskanıyordun. Keşke yine öyle kıskansan beni, gıkımı çıkarmam. O hallerini bile çok özledim.”
Aslı Ateş’in aşk dolu cümlelerini resmen duymamış gibi yapıyordu.
“Bir şey diyeceğim Ateş. Biz kazadan önce kavga edip yüzüğü attığımıza göre teknik olarak nişanlı değiliz.”
Kerem Aslı’nın bu cümlesini duyduğunda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı. Bu cümlenin hoşuna gittiğini fark ettirmemesi gerekiyordu. Zaten muhabbet o kadar hararetliydi ki ikisi de fark etmemişti. Ateş devam etti.
“Saçmalama. Bu bizim her zaman ki halimizdi. Sen bir kızgınlıkla “Bitti” derdin. Ama bizim küslüğümüz en fazla bir gün sürerdi. Barışırdık hemen seninle. O kaza olmasaydı ya da sen hafızanı kaybetmeseydin şu an biz bambaşka şeyler konuşuyor olurduk. Biz asla ayrılamayız. Bizi ölüm bile ayırmaya kıyamadı Damla, görmüyor musun?”
O sırada Kerem sinirden dilini ağzının içinde kıvırıyordu. Bir yandan bu konuşmaya katlanamıyor diğer yandan da tek bir kelime bile kaçırmak istemiyordu. Bu yüzden odadan çıkma dürtüsünü durdurdu. Aslı’nın dediklerini duyunca çıkmayarak ne kadar doğru bir şey yaptığını anlamış oldu.
“Görmüyorum Ateş. Üzgünüm ama görmüyorum. Söylediğin hiçbir şey kalbimin daha hızlı atmasına neden olmuyor. Eminim ki doğruları söylüyorsundur ama ben sana karşı en ufak bir şey hissetmiyorum. Hatta bazen söylediğin aşk dolu cümleler beni rahatsız bile ediyor. Hafızamı kaybettiğim için mi diye düşünüyorum ama kalp hissetmez mi? İnan bilmiyorum.”
Kerem kekremsi tatta bir gülümsemeyle;
“Bence akıl unutsa da kalp unutmaz…” dedi.
Ateş hemen lafa daldı Aslı’ya dönerek;
“Bence aklını karıştıran durumlar var, bu yüzden olabilir.” Bunu derken Kerem’e alttan bir bakış atmıştı. “Ama sen üzülme, sen burdasın ya yaşıyorsun ya… Ben beklerim beni sevdiğini hatırlamanı.”
“Ya hiç hatırlamazsam?”
“Hatırlayacağından eminim ben. Bizim aşkımız öyle saman alevi değildi ki. Dillere destandı. Böyle bir aşk mutlaka bir gün hatırlanır. Ama bir ay sonra ama on yıl sonra, ben bekleyeceğim.”
“Öyle diyorsan… Peki Ateş, ailemden bahsetsene biraz. Çok merak ediyorum onları da.”
“Bir an hiç sormayacaksın sandım.”
“Hep aklımda sadece senle ilgili soru işaretlerinden başlamak istedim.” Ateş’in yüzüne bir gülümseme yayıldı.
“Ailen çok tatlı insanlar. Baban emekli öğretmen, annen de emekli hemşire. Seni gördükten sonra hemen onların yanına gidip yaşadığını haber verdim. Hemen seni görmek istediklerini söylediler ama ben biraz beklemeleri gerektiğini, senin hafızanın yerinde olmadığını söyledim.”
“İyi yapmışsın. Babam ne öğretmeniydi?”
“Müzik. Senin müziğe ilgin de biraz burdan geliyor galiba. Ben sana hep derdim “bir yerde şarkı söylemelisin sesin çok güzel” diye de cesaret edemiyordun bir türlü. Hafızanı kaybetmen cesaretlendirmiş seni.”
“Aslında Kerem cesaretlendirdi beni. Yoksa aklımda böyle bir şey yoktu. Sesimin bile farkında değildim.”
“Öyle mi? Benim yapamadığımı yapmış demek Kerem Bey.” Ateş yine Kerem’e dilici bir bakış atmıştı. Bu bakış bir kurşun olsa, Kerem’i deler geçerdi. Ama Kerem sanki çelek yelek giymiş gibi gülümsemişti. Aslı bu bakışmayı böldü. Soruları henüz bitmemişti.
“Kardeşim yok mu peki benim?”
“Hayır, tek çocuksun.”
“Ben görmek istiyorum ailemi Ateş. Ama bugün bu konuştuklarımızı sindirmem için bana biraz zaman ver, olur mu?”
“Tamam, çok bekletme ama bizi. Gerçek hayatın seni bekliyor. Hem de dört gözle.”
Ateş Aslı’nın ailesinden bahsediyor gibi görünse de içten içe kendini de vurguluyordu. Odadaki herkes bunu fark etmişti. Ateş ayaklanmıştı, tam gidecekken;
“Ah! Az daha unutuyordum. Bu benim numaram, önceden ezbere bilirdin ama…” deyip iç geçirdi. “Ara beni olur mu?” dedi Aslı’nın gözlerinin içine içine bakarak. Aslı kafasını sallayarak, içinde numara yazan kağıt parçasını aldı. Ateş gitmişti. Kerem’le Aslı nihayet baş başalardı.



#6274 en Novela romántica
#1025 en Thriller
#447 en Misterio

En el texto hay: gizem, romantik, hafızakaybı

Editado: 25.02.2026

Añadir a la biblioteca


Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.