Yarım asır önce
Gökyüzü, ansızın çöken uğursuz bir sessizlikle kaplandı. Ufuk çizgisi silindi, yıldızlar birer birer söndü; sanki dünya, ebedi bir gecenin soğuk nefesiyle mühürlenmişti. Rüzgâr bile susmuş, sessizlik, toprağın damarlarına kadar işlemişti.
Karanlık öylesine yoğundu ki nefes almak bile ağır geliyordu. Ama bu sessizlik uzun sürmedi. Bir anda, gece gündüze döndü; gök, kulakları sağır eden bir çığlık gibi göz kamaştıran bir parıltıyla yarıldı ve gündüz, olması gerekenden daha sert, daha acımasız biçimde yeryüzüne indi. Işık, gözleri değil; kalpleri de yaktı.
Sanki cennetin kapıları parçalanmış, tanrılar bile bu yırtığın karşısında susmuştu. Yarığın derinliklerinden, kara bulutlara karışan gri bir yağmur indi; ama bu sıradan bir yağmur değildi… Damlaları, dokunduğu her şeye uğursuz bir iz bırakan lanet taşıyordu. Lanet yağmuru misali karanlık damlalar insanlığın üzerine serpildi.
Ve o an, hafif bir rüzgâr esmeye başladı. Masum gibi görünen bu esinti, beraberinde akılları kemiren bir fısıltı getirdi. Bu fısıltı, dillerin çözemediği bir dildeydi; yine de onu duyan herkes, kalplerinde bir korku çiçeğinin açtığını hissetti. İnsanın aklını kemiren, ruhunu yırtan bir ses…
O gün, dünya bir daha asla aynı olmadı.
Gökyüzünün yarığı, lanetini tüm canlıların içine işledi; her yeteneğin özüne kök saldı. Bu felaketin ardından, sıradan insanların arasında yeni varlıklar doğdu. Kimileri eski çağların büyüsünü yeniden keşfetti; kimileri elementlerin kudretini iradeleriyle bükebildi; kimileri ise doğanın ruhlarıyla fısıldaşmayı öğrendi.
Büyü sanatını kuşananlar, "Wizard" (Sihirbaz) olarak anıldı.
Doğanın sırlarını dinleyip onunla konuşabilenler, "Whisperers" (Fısıldayanlar) adıyla tanındı.
Yaradılışın dört temel unsuru, bu dünyaya yeni hükümdarlar getirdi:
Ateş: Alevlerin üzerinde hüküm sürenler, "Those Who Reign Over the Flames" olarak bilinir.
Su: Akıntıların ve dalgaların efendileri, "Waterbender."
Toprak: Dağların ve toprakların ustaları, "Earthbender."
Hava: Rüzgârın ve fırtınaların hâkimleri, "Airbender."
Ama bu güçlerin ötesinde, efsanelerin sessiz kaldığı bir varlık türü vardı: "Born of Opposites" (Zıtlıklardan Doğanlar.)
Onlar, birbirinin tam zıttı iki varlık olarak doğar, ama kaderleri birbiriyle öyle sıkı bağlıdır ki biri doğruysa diğeri yanlıştır, biri güzelse diğeri çirkindir, biri sıcakken diğeri soğuktur. En acı gerçek ise, biri öldüğünde diğeri de varoluşundan silinir. Bir bütünün iki ayrı yüzü, varoluşun iki kutbu gibidirler.
Ve nihayetinde, adı bile fısıldanamayan, efsanelerin bile sınırlarını aşan bir güç vardı; hiçbir şeye benzemeyen, bütün varoluşun özü ve kaynağı sayılan bir güç... Onun hikâyesi karanlıkların ardında saklı kaldı; bir adım bile efsanelerin dışına çıkamadı.
Bu lanetin gölgesinde, dünya sonsuza dek değişti; güçler uyanışa geçti ve kaderin çizgileri yeniden şekillendi.
Bu evrimleşmiş varlıkların gölgesinde, karanlık ve sarsılmaz bir topluluk doğdu; kiliselerin soğuk taş duvarları arasında örülen gizli bir ağ… Görevi, güçlerini kaybetmemiş ya da doğaüstü yetenekler kazanmışları avlamak, varoluşa meydan okuyanları susturmak ve varlıklarını tamamen yok etmekti.
Bu topluluk, kendi ırkına ihanet etmiş olanlarla doluydu; kimi ailesini, kimi kendi hayatını koruma içgüdüsüyle bu yola saparken, kimileri ise daha derin, açgözlü hırsların esiri olmuştu güç, statü ve nihayetinde bu gizli düzenin mutlak yöneticisi olma arzusu. Aralarında sadece sıradan insan olanlar da vardı; soğukkanlı, acımasız ve amansız avcılar.
Ve işte, bu karmaşanın ortasında parlayan bir yıldız vardı: "Brielle". Gece kadar karanlık, göz kamaştırıcı güzelliğiyle dikkat çeken bu kadın, zekâsı ve çevikliğiyle herkesin saygısını kazanmıştı. Dövüş ve savunma sanatında ustalaşmış, kendine has teknikleriyle düşmanlarına adeta ölüm kusuyordu.
Bazıları, onun doğaüstü yeteneklerle kutsandığını fısıldıyordu. Çünkü annesi, gökyüzü yarığının tam altında, lanetin en karanlık anı sayılan tutulma sırasında onu dünyaya getirmişti. O an, dünya için uğursuzluğun simgesi olmuştu.
Fakat Brielle, bu laneti bir zayıflık olarak değil, tam tersine bir direnişin simgesi olarak görüyordu. Ama o, bu karanlığı kendine zincir değil, silah olarak görüyordu. Yarık ve tutulmanın aynı anda doğurduğu lanet, onun insan kalabildiğinin, insanlığın en dirençli kalesi olduğunun kanıtıydı. Canavarlar arasında insanlığını koruyan nadir bir ışık, karanlığı yırtan bir kıvılcımdı Brielle. O, asla “canavarlara” dönüşmeyeceğinin sarsılmaz kanıtıydı. Çünkü içinde yanan ateş, karanlığı parçalayacak kadar yakıcıydı.
Ve o ateş, içinde asla sönmeyecekti.
Brielle, yüreğindeki sönmeyen o kutsal ateşle şehrin labirent gibi sokaklarında sessizce ilerliyordu. Görevi, nesillerdir omuzlarında taşıdığı bir mirastı: Lanetin karanlık izini taşıyanları bulup arındırmak ve dünyayı bu dipsiz kuyudan kurtarmak. Her adımı, kadim bir ritüelin fısıltısıyla yankılanıyordu.
Uzaklardan gelen keskin bir çığlık, geceyi yırtan bir bıçak gibi Brielle'in kalbine saplandı. Sesin tınısı, onu bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Adımları hızlandı, kanı damarlarında bir nehir gibi coştu. Çığlık, şehrin unutulmuş, nemli bir sokağının derinliklerinden geliyordu. Köşeyi döndüğünde, karşısındaki manzara soluğunu kesti. Genç bir su bükücü, ellerini titreyerek, korku dolu gözlerle bir kadına doğrultmuştu. O kadın... Brielle'in ruhunun yarısı, annesinin ta kendisiydi.
"Yaklaşma!" diye bağırdı su bükücü, sesi panik ve çaresizlikle doluydu. "Eğer bir adım daha atarsan, onu öldürürüm!"
Ancak Brielle, sıradan bir tapınak avcısı değildi. Onun varlığı, o kadim gücüyle genç adamın tüm direncini kırmıştı. Su bükücünün elleri daha da titredi, korkusu bir zehir gibi tüm bedenini sarmıştı. Brielle, tereddüt etmeden bir ok gibi fırladı. İki beden, bir girdabın içine çekilmişçesine savruldu. Su bükücü, paniğin getirdiği anlık bir güçle Brielle'in tutuşundan kurtulup, karanlığın içinde kayboldu.