Gök Yazgı

Söylenemeyen

Balor’un Anlatımıyla
Yola çıkalı epey olmuştu. Ama hâlâ nereye gittiğimizden habersizdim. Bu yolculuğun amacı neydi, nereye varacaktık, bilmiyordum.
Tek bildiğim, Brielle’in yanımda olduğuydu. İşin aslı… Bu bile bana yetiyordu. Onunla aynı patikadan yürümek, aynı havayı solumak bile içimde tuhaf bir sevinç uyandırıyordu. Belki annesinin ölümünün ardından böyle bir ayrılık, onun için bir son anlamına geliyordu; ama benim için belki de yeni bir başlangıçtı.
Çünkü içimde sakladığım duygular artık taşacak kadar büyümüştü. Çocukluğumdan beri gölgesinde dolaştığım bu kadın… Ona gerçeği söylemenin zamanı gelmiş olabilir miydi?
Yıllardır sakladığım bu sevgi, her geçen gün daha da derinleşmişti. Ama ben bunu yanlış yollardan göstermeye çalıştım. Bazen kibirlimle, bazen de alaycı sözlerle.
Onu kızdırarak ilgisini çekmek, onu küçümseyerek bana bakmasını sağlamak istedim.
Aptalcaydı, biliyorum.
Ama kalbimi açıkça ortaya atmak, o taş gibi soğuk bakışlarının karşısında parçalanmaktan korktuğum için kolay değildi.
Brielle…
Sen, dikenlerle çevrilmiş bir papatyasın. Ne kadar kırılgan, ne kadar narin olduğunu yalnızca ben görüyorum. Ama sen etrafına taştan duvarlar ördün. Kalbine giden yolu, öyle iyi gizledin ki kimse oraya ulaşamıyor. Tek düşündüğün şey, 'insan' kalabilmek ve 'canavar' dediğin her şeyi yok etmek. Kendini bu amaca öylesine adadın ki, yaşadığını bile unuttun.
Her gün, istisnasız bir şekilde tapınak avcısı denetimi yaptım. Sırf seni görebilmek için. Ama sen… Bunu bile fark etmedin. Gözlerin, hep uzaklara, hep ulaşılmaz bir yere bakıyordu.
Ah, güzel Brielle’im…
Ne zaman bana döneceksin?
Ne zaman gerçekleri göreceksin?
Sen, kendi karanlığının içinde kaybolmuş gibisin. Oysa gözlerinin ardında, ben çok daha parlak bir ışık görüyorum. Kendin bile farkında değilsin, Brielle.
O soğuk maskenin altında… Senin kahkahaların var. Geceyi kıskandıran siyah saçların var. Bir de o hırçınlığın… Sen, kendini korkutucu sanıyorsun.
Ama bir gün… Evet, bir gün, benim gözlerimden kendine bakabilirsen, işte o zaman ne kadar güzel olduğunu anlayacaksın.
Düşüncelerime o kadar çok dalmıştım ki, Brielle’in omzuma hafifçe dokunuşuyla omurgamdan aşağıya bir ürperti indi. Yerimden sıçrayıp korkuyla ona baktığımda, eliyle ağzını kapatmış, kahkaha atmamak için kendini zor tutuyor gibiydi. Bir an ona kızacak gibi oldum, fakat o tatlı gülüşü içimdeki tüm öfkeyi eritti. Gülümsememek için kendimi zorlasam da, o an mutluluğu benden gizlemem mümkün değildi.
Ciddi bir yüz ifadesiyle ona döndüm: “Bir sorun mu var?”
Neşeli hali bir anda kayboldu. Dik bir duruş sergileyerek gözlerimin içine baktı. Her şeye bu kadar hızlı adapte oluşuna her zaman hayran kalmışımdır. Bir elini geceyi kıskandıran saçlarına daldırırken, bakışlarını üzerimde gezdirdi: “Yola çıktığımızdan beri düşüncelisin. Bir sorun mu var?”
Doğrusu şaşırmıştım. Normalde benimle konuşmayı, hatta göz göze gelmeyi bile istemezdi. Ama o gece evine gittiğimden beri farklıydı. Önce beni yolculuğuna davet etti, şimdi de nasıl olduğumu soruyordu. Belki de ben… Her şeyin iyi tarafından bakıyor, onun beni sevmesini istiyor olabilirdim. Gerçek olmasa bile bu ihtimalin hayali bile güzeldi.
Brielle’e sıcak bir gülümseme bahşederek karşılık verdim: “Hayır, bir sorun yok. Ama sence de bu kadar ani bir karar vermen doğru mu?”
Derin bir nefes verdi. Gözlerini hiç ayırmadan bana kenetledi: "O yer bana acıdan başka hiçbir şey vermedi.”
Sıkıntıyla iç çektim. Onun haklı olduğunu biliyordum, ama sözlerimin de geri durmaması gerekiyordu: “Evet, haklısın. Ama sen bir tapınak avcısısın. İçindeki şeytanı dizginleyen tek şey, avlanmak. Peki gideceğin yerde ne yapacaksın, Brielle?
Yapamazsın.
O içindeki şeytanı doyuramazsın. Sonrası ne olur biliyor musun? Öfke nöbetleri, öldürme arzusu… Ve en sonunda kontrolden çıkıp çevrendekilere zarar vermek.”
Sözlerimle olduğu yerde durdu. Taş kesilmiş gibiydi. Fakat gözleri… O bıçak gibi keskin bakışları, göğsümü delip geçen bir hançer misali üzerime saplandı: “Evet, Balor. Ben bir avcıyım. Ve her nereye gidersem gideyim, o canavarları avlamaya devam edeceğim. Ta ki onları yeryüzünden sonsuza kadar silene dek!”
Her kelimesi buz gibi bir kararlılıkla dökülüyordu. Annesinin başına gelenlerden sonra bu sözlerinden dönmeyeceğini biliyordum. Ne derse, yapardı. Ama beni asıl korkutan şey, bu inatçı kararlılığın bir gün onu kendi ölümüne sürüklemesiydi. Brielle güçlüydü, evet… Ama hırsı onun en büyük zaafıydı.
Tekrar yürümeye başladık. Güneş neredeyse batmak üzereydi; bulutlara bakılırsa yakında yağmur da yağacaktı. Kaş altından gizlice ona baktım. Yine düşüncelere dalmıştı. Ama dalgın hali bile elindeki hançeri ustaca çevirmesine engel olmuyordu. Bir avcı gibi değil, gölgesiyle dans eden bir ruh gibi görünüyordu.
Önüme döndüm, ama nereye gittiğimizi hâlâ bilmiyordum. Yol, bizi bilinmezliklere sürüklüyordu. Ta ki bir anda Brielle’in acı dolu bir iç çekişini duyana kadar. Panikle başımı çevirdim; hançerini kınına koymuş, avucundaki derin kesiği sarmaya çalışıyordu.
Elleri titriyordu.
Parmağının arasından sızan kan, ateşin alevi gibi kırmızıydı; gözlerimin önünde ince bir ırmak olup bileğine doğru süzülüyordu. Sanki o kesik benim avucumdaydı, sanki o acı benim damarlarımdan akıyordu.
“Bırak, ben sarayım.” dedim, dudaklarımdan istemsizce dökülen sözlerle.
Başını kaldırdı, bakışlarını bana dikti. Öyle keskin, öyle mesafeli bir bakıştı ki, uzaklaştırmaya yemin etmiş gibiydi. Ama o an gözlerindeki küçücük bir titreşim, belki de saklamaya çalıştığı bir acı, bana izin vermesini sağladı. Sessizce elini uzattı.
Elini kavradığımda, sanki bütün gökyüzü kalbimin içine dolmuştu. Derisi soğuktu ama nabzı çarpıyordu; içindeki öfkenin ritmini hissedebiliyordum. Cebimden küçük bir bez parçası çıkardım, dikkatle yarasına bastırdım. Onun yüzüne baktığımda, hiçbir mimik yoktu. Acısını da, korkusunu da saklamaya çalışıyordu.
Ama ben biliyordum. İçindeki fırtınayı, dışarıya göstermediği o çığlığı görebiliyordum.
“Brielle…” Dedim kısık bir sesle. “Güçlü olduğunu biliyorum. Ama güçlü olmak, her şeyi tek başına taşımak değildir.”
Sözlerim rüzgârla karışarak bir fısıltı gibi ilerledi. O ise bir süre sustu, gözlerini uzaklara dikti. Ufukta güneşin son ışıkları sönerken gökyüzü ağırlaşmış, gri bulutlar yaklaşmıştı. İçime bir ürperti doldu; sanki gök, az sonra üzerimize çöküp sırlarımızı açığa çıkaracaktı.
Bir anda Brielle elini çekti, yarasını sarmaya devam etti. Soğuk bir ifadeyle, neredeyse fısıltıya yakın bir sesle konuştu: “Balor… Benim yüküm bana ait. Senin tek yapman gereken, yanımda yürümek.”
O an içimde bir şey kırıldı. Yanında olmak yetmezdi. Onunla birlikte nefes almak, onunla birlikte savaşmak, hatta onunla birlikte yanmak istiyordum. Ama bunu söyleyemedim. Söylesem bile dinlemezdi.
Yağmur, ilk damlalarını toprağa düşürdü. Karanlık çökerken biz hâlâ bilinmezliğe doğru yürüyorduk. Ve içimde tek bir korku büyüyordu: Bir gün Brielle’in bu yükün altında ezilip kaybolacağı… Ve benim elimden hiçbir şeyin gelmeyeceği.
Bir kaç saat sonra
Yağmur, ormanın kalbine binlerce kristal tanesi gibi düşüyor, boğuk bir uğultuyla inliyordu. Çürüyen yaprakların ve ıslak toprağın genzi yakan kokusu havaya sinmişti; aldığım her nefes ciğerlerime ağır, çamurlu bir keder gibi doluyordu sanki. İliklerimize işleyen soğuktan bitap düşmüş bedenlerimizi, sarp kayaların arasındaki daracık bir oyuğa sığındırdık. Gece çökerken, bu oyuk bizi yutmaya hazırlanan vahşi doğaya karşı tek sığınağımızdı.
Brielle, bir gölge gibi sessizce çömeldi ve yoldaşı olmuş hançerinin çeliğini yanındaki ıslak taşa bıraktı. Ben ise bir an bile duraksamadan, gözlerimle karanlığı taradım. Ateş yakmadan bu geceyi sağ çıkaramayacağımızı, bu ruha kadar işleyip donduran nemin bizi sabaha ulaştırmayacağını biliyordum.
Durmaksızın yağan yağmur toprağa ait ne varsa esir almıştı, kuru bir dal parçası bulmak bir hayaldi. Yine de umutsuzca arandım ve nihayet, dev bir çınarın oyuk köklerinin altında, tabiatın insafına kalmış bir avuç kuru dal gözüme ilişti. Çürümüş kabuklarını keskin bıçağımla bir cerrah titizliğiyle kazıdım. Geri döndüğümde, parmaklarım hissizleşmiş, soğuktan kaskatı kesilmişti.
Dalları kayaların korunaklı zeminine özenle yerleştirdim; en çıtkırıldım olanları bir bebeği kundaklar gibi alta, daha kalın olanları ise sabırla onların üstüne dizdim. Ardından iki çakmaktaşını birbirine vurmaya başladım. Her darbede çıkan cılız kıvılcım, nemli havada bir an parlayıp umutsuzlukla sönüyordu. Tam pes etmenin o acı tadı dilime yayılmışken, yonttuğum kuru kabukların kalbinde, bir buğday tanesi kadar minicik bir kor belirdi. Üzerine bir hayat öpücüğü kondurur gibi usulca eğilip üfledim. Titrek alev önce tereddüt etti, sonra hırslanarak büyüdü ve etrafımızı saran karanlığa küstahça meydan okudu.
Brielle başını ağır ağır kaldırdı. Ateşin titrek ışığı, gözlerinde anlık, okunması güç bir parıltı yarattı, fakat o derin sessizliğini bozmadı. Alevlerin sıcaklığı yavaş yavaş sığınağımıza yayılırken, kayaların soğuk terine ve gecenin acımasızlığına karşı tek müttefikimiz olmuştu.
Ateşin tam karşısına geçti. Islanmış gece gibi saçlarından süzülen damlalar, yanaklarında ıslak yollar çizerek çenesinden toprağa damlıyordu. Bakışları alevlerin içinde oynaşan şekillerde kaybolmuştu. Aramızdaki sessizlik, kopmaya hazır, gergin bir ip gibiydi.
Nihayet o ipi koparan, yağmurun uğultusuna karışan boğuk sesi oldu: “Bu orman bana yabancı geliyor, Balor. Attığım her adımda daha da yitip gidiyorum sanki. Ama belki de insan, en çok kaybolduğunda bulur kendini.”
Gözlerimi ateşten fırlayan hırçın kıvılcımlara diktim. Sözcükler, benim iradem dışında, dudaklarımdan döküldü: “Aslında herkes kendine yabancıdır, Brielle. Gerçek benliğini, hiç beklemediğin bir anda, kırılmanın eşiğindeyken bulursun... Ya da bir başkası, sana kim olduğunu gösteren bir ayna tutar.”
Başını kaldırdığında, gözlerindeki yansıma ateşin kendisinden daha keskindi.
“Belki de bu yüzden buradayım,” diye fısıldadı. “Aynamı bulmak için. Belki de bu yolun sonunda beni bekleyen, gerçeğin ta kendisidir.”
Sözlerinin ağırlığı, sığınağımızdaki havayı daha da yoğunlaştırdı. Sessizlik, bir taş gibi aramıza düştü. Bu derinlikten sıyrılmak için konuyu değiştirdim: “Yarın şafak söktüğünde yola düşeriz. Her ormanın bir sonu vardır. Elbet biter.”
Brielle’in dudaklarında alaycı, neredeyse kederli bir tebessüm belirdi. Ateşe doğru eğilirken mırıldandı: “Her yol biter, Balor. Mesele, sona vardığında geriye ayakta kalabilen birinin kalıp kalmadığıdır.”
Ve sonra sustu. Geceye yalnızca yağmurun amansız uğultusu ve ateşin çıtırtılı ninnisi kaldı. Çok geçmeden gözleri ağırlaştı, yorgun bedenini pürüzlü kaya duvarına yasladı ve sessizce uykunun karanlık sularına daldı.
Benimse gözlerime uyku uğramadı. Orman, üzerine kalın bir bir örtü serilmiş gibi daha da derinleşiyor; yağmur ise sabırsız bir inatla toprağı dövmeye devam ediyordu. Alevlerin titrek ışığı kayalara gölgeler çiziyor, her gölge kalbimin çarpışına eşlik eder gibi dans ediyordu. Bakışlarım Brielle’e kaydı.
Uykunun masumiyetinde bile ürkütücü bir güzelliği vardı. Nasıl olurdu da bir ruh, içinde hem böylesine saf bir masumiyeti hem de bu kadar derin bir nefreti taşıyabilirdi? Bu tezatlık, bu akıl almaz çelişki, beni ona her geçen an daha da esir ediyordu. Ona her baktığımda, en amansız kışın ortasında, baharın ilk açan çiçeğini bulmuş gibi bir his filizleniyordu içimde.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.