Sabahın ilk ışıkları, çıplak ağaç dallarının arasından süzülerek Brielle ve Balor’un bulunduğu mağaraya bir lütuf gibi sunuyordu.
Balor’un kızarmış gözleri, uzun bir gecenin uykusuzluğunu ele veriyordu.
Brielle ise gözlerini ovuşturarak uyanırken, uykusuzluğun ağırlığını üzerinden atmaya çalıştı.
Bakışları Balor’a kaydığında, onun yorgun ve bitkin hâlini görmemek imkânsızdı.
Brielle'nin anlatımıyla
Balor’un yorgunluğu her hâlinden belliydi; sanırım bütün gece uyumamış, belki de nöbet tutmuştu.
Yarım ağızla “günaydın” dememle bakışlarını bana çevirdi, yorgun ama sıcak bir gülümsemeyle “günaydın” dedi.
Yine de içimde garip bir his vardı.
Balor neden nereye gittiğimizi hiç sorgulamıyordu… Merak mı etmiyordu, yoksa başka bir nedeni mi vardı?
Bu yolculukta bana eşlik etmesini isterken hata mı yapmıştım?
Belki de benden kurtulmak istiyordur.
Ne de olsa tapınak avcılarının gözdesi olmayı o da istiyordu.
Ya da babasının onu küçük görmesine artık katlanamıyordu.
Belki de bunların hiç biriydi sadece uzaklaşmak istiyordu.
Saçmalıyorum, dedim kendi kendime.
Nedense içimde bir his, ondan şüphe etmemem gerektiğini söylüyordu.
Sonuçta bana yardım edebilirdi… Ya da belki ben öyle olmasını istiyordum.
***
Balor, yorgunluğuna rağmen Brielle’in yüzüne bakınca, bir nebze de olsa yorgunluğu gitmiş, gözleri rahatlamıştı.
Gözleri, henüz yeni sönmüş bir ateşin dumanına kaydı. Dumandan gözlerini ayırmadan konuştu: “Umarım rahat uyumuşsundur.”
Brielle başını Balor’a çevirdi ve olumlu bir şekilde başıyla işaret ederek yanıtladı: “Evet, rahat uyudum. Ama benim aksime, sen rahat uyuyamamış gibisin.”
Balor istemsizce yutkundu, bakışlarını dumandan ayırıp Brielle’e çevirdi. Göz göze geldikleri an, kalbi hızlandı, avuç içleri terledi. Bir insan nasıl olur da bir bakışıyla bu hâllere sokup, bir sözüyle alabora edebilirdi? İşte Brielle’in Balor’a yaptığı tam da buydu; farkında bile olmadan bir bakışıyla ve gülüşüyle cenneti bahşederken, bıçaktan keskin sözleriyle ölüm veriyordu.
Ama Balor buna da razıydı.
Onun denizinde kaybolmak bile güzeldi.
Öyle anlar oluyordu ki, o denizde fırtınalar kopuyor, en büyük dalgalar yükseliyordu.
Bazen ortasında öylece başıboşça dönüyor, ama yine de Brielle’in kalbinin kıyılarına çarparken buluyordu kendini.
Kaçınılmaz bir gerçek vardı: o, onun dünyasının merkezindeydi.
Balor derin bir nefes aldı.
“Uyku tutmadı diyelim.”
Brielle omuz silkerek karşılık verdi: “Neden uyku tutmadı?”
Balor’un dudağının kenarında kaçamak bir kıvrım belirdi. “Bu sorunun nedeni merak mı, yoksa beni mi düşünüyorsun?”
Brielle derin bir nefes alıp gözlerini devirdi.
“Sana soru soran da kabahat.”
Biraz sinirinin geçmesini bekledikten sonra Brielle, başucundaki kahverengi bez çantasına uzandı.
İçinden bir somon ekmek ve iki kırmızı elma çıkardı, çantayı yerine bıraktı.
Bakışlarını Balor’a çevirip, “Pişşttt!” dediği anda Balor’un bakışları kendisine kaydı. Brielle elindeki elmalardan birini fırlattı; Balor refleksle havada yakaladı ve yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.
Brielle ekmeği ikiye böldü, bir parçasını Balor’a doğru fırlattı. Balor ekmeği de havada yakaladı ve diğer elindeki elmadan büyük bir ısırık aldı.
Karşısındaki Brielle, ekmeğinden ve elmasından ısırışını izlerken, sanki kendisine bakıyormuş gibi gözlerini kaçırdı.
“Yanlış anlaşıldıysam özür dilerim,” dedi.
Brielle ekmeğinden bir ısırık daha aldı, bakışlarını Balor’a çevirdi ve lokmasını yuttu.
“Özür tam olarak ne içindi? Ben bir şey hatırlamıyorum.”
Balor bir an şaşırsa da, bir kez daha Brielle’e âşık oldu.
İçinden kendi kendine düşündü: “Bu haline her zaman, tekrar tekrar âşık oluyorum.”
Ama Brielle’in karşısına geçip söyleyemiyordu; reddedilme korkusu zihnini öylesine sarmıştı ki, uzaktan sevmeyi bile bir lütuf sayıyordu. Derin, dertli bir iç çekerek elmasını ve ekmeğini yemeye devam etti.
Bir süre sonra, doymuş mideyle yürümeye devam etmek için ayağa kalktılar. Dışarıdan bir çocuk sesi kulaklarına ulaştı; Balor ve Brielle hızla dövüş Pozisyonuna girip temkinli adımlarla mağaranın girişine sinmiş, avını bekleyen avcılar gibi pusuya yattılar.
Çocuk sesi her an daha da yaklaşıyordu ve buna başka bir ses daha eşlik ediyordu: yeri titreten devasa adım sesleri.
Brielle’in kalp atışları sanki kulaklarında atıyormuş gibi netti. Balor’a bakıp eliyle dışarıdaki büyük çınarı işaret etti. Balor olumlu bir şekilde başını salladı ve eğitimlerin hakkını veren bir hızla ilerledi; sanki hep o ağacın oradaymış gibiydi.
Brielle, hızla iki hançer çıkararak elleriyle sıkıca kavradı.
Dövüş pozisyonuna çoktan geçmiş, düşmanını büyük bir hevesle bekliyordu.
Tam o anda, bulunduğu mağaranın üzerinden gelen ayak seslerine pür dikkat kesildi. Adımlar uç noktaya kadar geldiğinde Brielle atak için hazırdı ve işte beklenen hamle geldi.
Çocuk, yukarıdan aşağıya atladı.
Hiç beklemediği bir anda Brielle yerinden bir ok gibi fırladı; iki hançerini de çocuğun boynuna dayadı ve sinsice fısıldadı: “Sakın kıpırdama... Yoksa son kıpırdaman olur.”
Yaklaşık on ila on dört yaşlarında olan erkek çocuğun, yeşil ile ela karışımı gözleri yerinden fırlayacak gibi irileşti. Ama Brielle’in hesaba katmadığı bir şey vardı: Bu çocuk, Doğayla Konuşanlardan biriydi hem de en güçlülerinden.
Karşısında gördüğü devasa ağaç, köklerini topraktan söküp yürüyordu; muhtemelen az önce duydukları o dev adım sesleri de bu ağaca aitti.
Brielle’in yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi, ardından şeytani bir kahkaha attı.
“Ah be çocuk... Senin adına üzüldüm. Ama o güzel kellen iyi para eder.”
Tam çocuğun başını bedeninden ayıracakken, kulaklarına ulaşan bir çığlıkla irkildi.
Gözleri istemsizce sese döndü Balor’u gördü.
Devasa ağacın kalın dalları onu sarmış, sıkıştırıyordu.
Rengi hafifçe kırmızıya dönmüştü.
Balor zorlanarak bağırdı: “Çocuğa zarar verme! Ben ölsem de... ona zarar verme!”
Brielle burnundan solumaya başladı.“Hemen onu bırakmasını söyle!” sesindeki öfke gözlerine yansıyor, adeta alevleri anımsatıyordu.
Çocuk alaycı bir kahkahayla karşılık verdi. Balor hâlâ, “Sakın zarar verme!” diye bağırıyordu; rengi morla gri arasında gidip gelirken. Brielle, “Kapa şu çeneni!” diye haykırdı.
Ellerindeki hançerler çocuğun boğazına tam dayanmıştı; o kadar yakındı ki hançerin keskinliği küçük bir kesik atmış, birkaç damla kan süzülmüştü.
Brielle hançerleri çocuğun boğazına daha fazla bastırdı: “Sana bırakmasını söyle dedim!”
Çocuk korkudan yutkundu; hançerin metalinin soğukluğu tenine değip içine sızdı. İnce dudaklarını aralayarak konuştu: “Söz ver, onu bırakırsam sen de beni bırakırsın.”
Brielle’in bakışları Balor’a kaydı. Derin, düzensiz nefesler alıyordu. Çocuk tekrar konuştu: “Arkadaşın daha fazla dayanamaz. Çabuk karar ver.”
Brielle panikle, “Söz veriyorum bırak onu!” diye haykırdı.
Çocuk rahatlamış bir sesle emir verdi: “Bırak onu.”
Ağaç nazikçe dallarını gevşetip Balor’u yere bıraktı.
Balor diz çökmüş, bir eliyle yerden destek alıp diğer elini boğazına götürmüş, ciğerleri patlayacakmış gibi öksürüyordu.
Brielle, çocuğun ve ağacın nezaketinin aksine, bir hançerini çıkardığı yere koydu; boşta kalan eliyle çocuğu sertçe itti.
Balor ayağa kalkıp sendeleyerek Brielle’in yanına gelirken, Brielle diğer elindeki hançeriyle çocuğu kendine çekti; hançeri sertçe şah damarına dayayıp ağaca doğru bağırdı: “Sakın yanlış bir hareket yapma yoksa anında bu çocuğun gırtlağını keserim!”
Çocuk, hançerin esareti altında öfkeyle karşılık verdi: “Ne yapıyorsun? Söz vermiştin!”
Brielle sinsi bir gülüşle, “Serbest bırakacağıma söz verdim; tekrar tutup, o bedene büyük gelen başını koparmayacağıma değil,” diye karşılık verdi.
Balor arkadan hiddetle bağırdı: “Bırak o çocuğu, Brielle sakın aklından geçeni yapma!”
Brielle’nin dikkati dağıldı. Balor’a dönüp öfkeyle kaşlarını çatarak bağırdı: “Ne demek ‘yapma’? Farkında mısın, yıllarca bunları yok etmek için eğitim aldık. Şu an karşımızda onlardan biri var hem de en güçlüsünden. Bu velet büyüdüğünde ne olacak sanıyorsun? Daha da güçlenip bizi yok edec-”
Brielle sözünü bitirmeden, çocuk bu dalgınlığı fırsat bilip kaçtı.