Gök Yazgı

Kızıl Gözyaşı

Brielle’in ellerinin arasından kaçıp giden çocuk, alaycı bir kahkaha attı. Kaşlarını çatarak eliyle Brielle’i hedef gösterdi: “Yakala onu!”
Brielle hızla pozisyon aldı. Kendine doğru uzanan dalların çoğunu hançeriyle kesse de çok fazla uzanan dal vardı; hepsine yetişemiyordu. Ağacın ince ve kalın dalları tüm bedenini bir örtü gibi sarmış, sadece nefes alacak kadar bir boşlukta başı serbest kalmıştı. Hançeri elinden düşmüş, öfke püsküren bakışlarını çocuğa kenetlemişti. “Seni öldüreceğim!” diye bağırdı. Başka dallar da Balor’a uzanırken çocuk hükmettiği ağaca doğru haykırdı: “Dur!”
Ağaç dallarını geri çekti. Çocuk ise bir Balor’a bir Brielle’ye bakıyordu. “Söylesene, sen bir Tapınak Avcısı'ısın ama o kadın gibi değilsin. Duydum 'ben; Ölsem de zarar verme,' dedin.”
Balor derin bir nefes aldı. “Haklısın çocuk, ben bir Tapınak Avcısı'yım ama ben onlar gibi düşünmüyorum. Ben...” Balor bakışlarını Brielle’ye çevirdi. “Belki iki türün, yani insanlar ve güç kazananların barış içinde yaşayabileceğine inanıyorum.”
Çocuk olumlu şekilde başını salladı. “Haklısın, biz bir tehdit değiliz.” Başıyla Brielle’i işaret etti. “Onun gibi düşünenler yüzünden bu imkânsız.” Balor alt dişleriyle gülümsedi. “Tam yerine çattın çocuk. O gördüğün kadın var ya...” Yüzünde sinsi bir gülüş peyda oldu. “İşte o kadın, Tapınak Avcıları'nın gözdesi Brielle!”
Çocuğun gözleri yerinden fırlayacak kadar irileşti. Hızla başını dalların arasında mahsur olan Brielle’ye çevirdi. “Brielle demek... Ünlü Tapınak Avcısı. Avlarını acımasızca öldüren Brielle! Bu muazzam... Senin kelleni götürdüğümde herkes çok sevinecek!”
Balor hiddetle öne atıldı. “Hayır, hayır! Sakın, ona zarar gelmeyecek!” Çocuk olumsuzca başını salladı: “İlk önce öldürmek isteyen oydu.” Balor derin bir nefes verdi, sıcak bir tavırla elini çocuğun omzuna koydu. “Hayatının her anı avcı eğitimiyle geçti.” Biraz eğilerek çocuğun kulağına fısıldadı: “Her şeyden önemlisi ise, o benim sevdiğim kadın.”
Brielle arkadan, “Ne konuşuyorsunuz böyle? Söyleyin şu çirkine, bıraksın beni!” diye bağırıyordu. Çocuk sırıtarak Balor’a cevap verdi: “Bırakacağım ama onu da alıp gideceksin; senin güzel kalbin için.” Balor olumlu anlamda başını salladı. Çocuk ise ağaca bakarak emir verdi: “Beni al.” Ağaç dallarını düz bir zemin hâline getirip çocuğun ayağının altına kadar indirdi. Çocuk, ağacın zemin gibi olan dallarının üzerine çıktı. Ağaç, üzerindeki çocukla birlikte dallarını kaldırdı ve Brielle ile ikisini aynı göz hizasına getirdi.
Çocuk kollarını birleştirerek alaycı bir edayla, “Sen, kendini beğenmiş kadın! O adamın kıymetini bil; yaşıyorsan onun sayesinde,” dedi. Ses tonunu biraz daha yükseltti: “Bırak onu!” Ağaç dallarını gevşeterek Brielle’i yere nazikçe bıraktı.
Brielle yenilgiyi kendine yedirememişken, ağır adımlarla Balor’a doğru ilerledi. O sırada ağaç arkasından ince bir dal uzatıp Brielle’i öne itti. Brielle arkasını dönüp çatık kaşlarla baktığında, ağaç çoktan dalını geri çekmişti. Çocuk ve Balor kahkaha atıyordu. Brielle, Balor’a bakarak eliyle ağacı hedef gösterdi: “O çirkin şey benimle dalga geçiyor ve sen de gülüyor musun?”
Balor gülümsemesine ara vererek dudaklarını birbirine bastırdı. “Sen ona çirkin dediğin için yapmış olabilir mi?” Brielle bir anda ciddileşti: “O şey...” Balor düzeltti: “O şey değil, ağaç.” Brielle bir anda öfkesini etrafa saçtı: “Evet, çirkin bir ağaç ve neredeyse seni öldürmek üzereydi! Ben seni kurtardım. Farkında mısın, senin yüzünden bir canavarı öldüremedim!”
Artık ikisi de bağırarak konuşuyordu. Balor olumsuzca parmağını salladı: “Brielle kendine gel! Canavar dediğin bir çocuk ve ağacı öldürüyordun sen. Neredeyse bir çocuğu öldürüyordun, az daha tekrarlıyorum bir çocuğu öldürüyordun! Anlayabiliyor musun bunu?” Brielle bir adım daha yaklaştı: “Bana teşekkür etmen gereken yerde bir de bağırıyor musun?” Balor başını sallayarak yanıtladı: “Ben bağırmıyorum.” Brielle çatık kaşlarını, mümkünmüş gibi daha da çattı: “Bağırıyorsun!”
Çocuk tedirgince arkadan kekeleyerek konuştu: “Eee... Biz gidelim bari.” Brielle ve Balor aynı anda “Git!” diye bağırdılar. Ağaçla çocuk uzaklaşırken tartışmanın şiddeti artıyordu.
“Brielle hâlâ anlamıyor musun? Sen saldırmasaydın o da bir şey yapmayacaktı. Anla artık bunu, kabullen; iki tür bir arada olabilir. Zorlaştırma!”
“Balor ne saçmalıyorsun? Öldürecekti seni, ben kurtardım! Kendi kişisel hırslarımdan ve görevimden vazgeçerek yaptım bunu. Bir teşekkür bu kadar zor olamaz!”
“Brielle... Aslında haklısın. İlk defa hırslarından vazgeçtin benim için.”
Brielle omuz silkti. “Evet, çünkü ölümün benim yüzümden olursa vicdan azabı çekerdim. Ve o yaratıklar... Onlardan dost olmaz. Onlar benden en çok sevdiğim şeyi, annemı aldılar. Son umut tanemdi o benim!”
Balor aniden ileri atılarak Brielle’ye sarıldı ve fısıldadı: “Biliyorum ama suçsuz birine bu cezayı ödetemezsin. Sana söz veriyorum, anneni öldüreni bulup kendi ellerimle nefesini keseceğim ve sana kellesini bir hediye olarak sunacağım.”
Brielle, Balor’u iterek kendinden uzaklaştırdı. “Sen daha hangi tarafta duracağını bile bilmiyorsun, bana mı yardım edeceksin?” Balor derin bir iç çekerek zoraki gülümsedi. “Ne zaman anlayacaksın? Bir taraf yok, asla olmadı. Herkes kötü değil. Haklılık payın da var, evet, onlarda da ölmeyi hak edenler var; ama bizde de yok mu? Herkes çok mu masum? Herkesi aynı kefeye koyamazsın.”
Brielle küçümseyici bir bakış attı. “Sen kendini kandırmaya devam et.” Hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Arkasından kendisine yetişmek için koşan Balor, “Bekle beni!” dese de Brielle omuz silkti: “Cehenneme git, pis domuz!”
Brielle, Balor’u beklemeden yoluna devam etti. Arada sıkıntılı bir nefes verip Kadar Ormanı’na daha iki günlük yolu olduğunu hatırlayınca daha da çok canı sıkılıyordu.
***
Saatlerce yürümenin ardından dar bir patikaya ulaştılar. İleride Brielle, hemen iki adımlık mesafe arkasında ise Balor yürüyordu. Balor arada konuşmaya çalışsa da Brielle’nin kelimeleri değişmiyordu; ya “Cehenneme git” ya da “Yok ol, rahat bırak beni” diyordu.
Balor en sonunda bu saçma küslüğe bir son vermek için Brielle’yi aniden nazik bir hareketle kolundan kavrayıp kendine çevirdiğinde, boğazında metalin soğukluğunu hissetti. “Sana beni rahat bırak dedim. Senin tahminindeki gibi kibar iki güzel söze, bir özre affetmem. Böyle hançeri boğazına dayarım. Bu ilk uyarıydı, ikincisi sonun olur!”
Brielle yavaşça hançeri Balor’un boğazından çekerek kınına yerleştirdi ve tekrardan önüne dönerek yürümeye devam etti. Hemen arkasından Balor, uslanmaz bir çocuk gibi yürüyordu. İstemsizce yutkundu; hem yürüyor hem de Brielle’yi izliyordu. Elini boynuna götürerek sıvazladı ve dudağının kenarında istemsiz bir kıvrım peyda oldu.
Brielle'nin Anlatımıyla:
Salak adam, ne diye yanıma aldıysam... Onun yüzünden görevimi hiçe saydım. Salaklık bende; ölmesine izin verecektim, hiç değilse yük olmazdı. Ahmak, ne bekliyordum ki zaten? Peh, barışmış! O hançeri gırtlağından çekmeyecektim, oracıkta kesip kurtulacaktım. Hadi ben yapmadım, ona ne oluyor? Kovmaktan beter etmişim, öldürmeye kalkışmışım ama hâlâ benimle gelmekte ısrarcı. Neden? Neden...
Bu soruyu neden cevaplandıramıyorum?
O kadar mı aciz bir durumda gerçekten? Kalıp Tapınak Avcıları'nın gözdesi olmak varken burada, hem de benim ellerimde, en büyük rakibinin elinden ölmeyi seçecek kadar mı köşeye sıkışmış bir durumda?
Evet, babasının katı kurallı, yerine göre de acımasız olduğunu herkes biliyor. Balor kendini geliştirip Tapınak Avcısı olduğunda babasının gözüne girdiğini sanıyordum. Bu olmamış olabilir mi?
Belki de benim yüzümden... Küçükken bile çocukluğunu yaşatmayan babası oyun oynamasına izin vermez, talim yaptırırdı. Hatırlıyorum da biz oyun oynarken, masum ve imrenerek bizi camdan izlerdi. Sonra babası gelip alır götürürdü; camdan bile izlemesine izin yoktu. Keşke bunu daha önce fark edip hırslarımı, arzularımı göz ardı etseydim. Belki de bir hayat güzel olurdu. Benim yerime Balor Tapınak Avcıları'nın gözdesi olsaydı... Hayır, hayır! Benim de geçerli nedenlerim vardı. O canavarları avlamak, o lanetli güne rağmen insan kaldığımın bir sembolü olmalıydı.
O da neydi? Ben ağlıyor muydum? Gözlerimden yaşlar inci gibi damlayarak yanağıma yol çizip taze toprakla buluşuyordu. Ben üzüntüden mi, duygusallıktan mı ağlıyordum? Hayır, hayır... Tam göğüs boşluğumdaki sıcaklıktan canım yanmıyordu ama gözlerimden yaşlar istemsizce süzülüyordu. Elimi sıcaklığa koyduğumda ise gözlerim irileşti.
Kanamam vardı! Acı kendini yavaşça belli etmeye başladı; ufak bir yanma hissi, sonra dayanılmaz bir acı... Çığlık atmak, bağırmak istedim ama olmadı. Sesim çıkmadı. Öylece olduğum yerde dondum kaldım. Göz kapaklarım demirdenmişçesine ağırlaşıyor, uykunun tatlı dokunuşu beni çağırıyordu.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.