Gök Yazgı

Acı eşiği

Balor'un anlatımıyla:
Hançerin o keskin, buz gibi soğukluğunu boğazımda hissettiğim o ilk an, istemsizce yutkunmuştum. Ama bu yutkunuş ne ölümün soğuk dokunuşunu hissetmem yüzündendi ne de can tatlılığından gelen bir korkudandı; bu, Brielle’nin o yıkıcı, insanı esir alan çekiciliği karşısındaki istemsiz bir bedensel tepkiydi. En çok hayranlık duyduğum, beni ona her saniye daha çok bağlayan tam da buydu. Doğru söylüyordu; ne bir kuru özre ne de iki sahte tatlı söze hemen sakinleşmez, çoğu kadın gibi hızlı bir şekilde affetmezdi. O, evrenin elinden çıkmış eşsiz, kusursuz bir parçaydı ve bir benzerinin daha olması imkânsızdı. Bu hareketindeyse beni korkutmak yerine, beni daha fazla kendine çektiğinin, ruhumu daha derinden kavradığının farkında bile değildi. Bir an, o hançeri bir kenara itip o an onu öpmek, tüm dünyayı susturacak kadar şiddetle ona sarılmak istedim; ama yapamadım. Cesaret edemedim, hayranlığım beni aciz bir tutsağa dönüştürmüştü.
Yine de beni her zerremle aciz bırakıyordu; konuşması bir lütuf, dokunuşu bir yemin, duruşundaki o asalet, hırçınlığı, hatta o derin susuşu bile… Ben bu kadın karşısında hep aciz kalıyordum ve işin aslı, ona karşı bu denli aciz olmayı, onun karşısında teslim olmayı da seviyordum. O bıçaktan keskin bakışları beni parçalamak, bana ölümün o en soğuk dokunuşunu tattırmak isterken, ben sadece bakışlarımla ona "İstediğini yapabilirsin, canımı alabilirsin" emrini veriyordum. Sormasına, geri adım atmasına bile gerek yoktu; bakışlarım ona her şeyi anlatır, ruhumun en mahrem yerlerini bile ona söylerdi. Her şeyden vazgeçmeye hazırdım sadece bir kadın için, Brielle için… Ailemden, bu saçma ve kanlı meslekten, hatta nefes aldığım bu hayattan bile vazgeçerdim.
Yeter ki gülmeyi unutan o mağrur dudakları bir nebze olsun tebessüm etsin, dünyası aydınlansın. Onun elinden gelecek ölüm bile bana dünyanın tüm zevklerinden daha fazla huzur verirdi. İyi ya yaşam veren o kadın beni öldürmeyi denedi ama o da yapamadı; o elindeki çeliği kalbime gömemedi, yapamıyor. Ne zaman beni fark edecekti? Ne zaman sırf onun bir tek nefesi için yaşadığımı anlayacaktı? O simsiyah saçları rüzgârda uçuşurken hayranlıkla gözlerimi ondan alamıyorum; o saçları kendime geceye örtü, o keskin bakışlarını ise karanlığıma ebedi bir ışık yapardım.
O an, kelimeler dudaklarımın arasından istemsizce, birer firari gibi dökülüverdi: "Ne zaman fark edeceksin sana olan aşkımı? Gör artık beni, gör sana olan sevgimi!" Tamamen istemsizce, içimdeki o devasa volkan dudaklarımdan akıp gitmişti. Brielle’ye baktığımdaysa, sanki olduğu yerde bir yıldırım düşmüşçesine çakılı kalmış gibiydi; muhtemelen beni duymuştu ve bu itirafın altında kalmıştı. Zar zor sesimi çıkarabildim: "Ben öyle demek istemedim... İstedim yani ama..." Konuşamıyordum bile, kelimeler boğazımda birbirine dolanıyor, kaçıyordu. Brielle ise yerinde taş bir heykel gibi donup kalmış, hiçbir tepki bile vermiyordu.
Pürdikkat kesildiğimdeyse derin, sarsıntılı nefes alışlarını duydum; zorlanıyor gibiydi, sanki içindeki bir şeyler onu tüketiyordu. Bir an vücudu, kendi kontrol iplerini elinden bırakmış bir kukla gibi sallanınca, yere yığılacağını anlayarak büyük bir hızla ileri atıldım ve onu sıkıca tuttum.
"Kahretsin, neler oluyordu?"
Elini göğsüne götürmüştü ve ince, sinsi kanlar süzülüyordu parmaklarının arasından. O beyaz teni daha da soluklaşmış, bir kış gecesi kadar buz gibi soğumuştu. O an anladım; dünyada benim canımı yakacak tek şey ve tek kişi bu kadındı. Sesim çıktığı kadar bağırdım: "Kimse yok mu? Biri yardım etsin, kimse yok mu!" Kalp atışlarım delice hızlandı.
Elimi hemen pelerinim bağına götürerek çözdüm ve pelerini tek bir harekette çıkararak Brielle’nin yarasına bastırdım; bir nebze de olsa kanamayı yavaşlatmak istiyordum ama hiçbir şifa bilgim yoktu.
Ne yapabilirdim? Acilen birilerini bulmak zorundaydım. Bir yandan "Yardım edin!" diye bağırırken, bir yandan da başımı eğerek alnımı Brielle’nin o soğuk alnına yasladım. Teninin o ölümcül soğukluğu ruhuma bir zehir gibi sızdı. "Dayan, yalvarırım dayan. Sen çok güçlü bir kadınsın. Hem... beni öldürmeden nereye gidiyorsun?" Bir yandan yalvarırken, bir yandan da gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp onun solgun yüzüne damlıyordu.
Brielle’nin her saniye daha da soğuyan teni bana en çok korktuğum şeyi, ölümü fısıldıyordu. Ama ben buna asla izin vermeyecektim. Artık yıllardır sakladığım, kendimi bile korkutan o şeyi yapmalıydım. Brielle’yi saran kollarım onu serbest bıraktı. Son kez alnına bir öpücük kondurarak iki adım geri gittim.
Diz çökerek ellerimi toprağa yerleştirdim. Yerin altındaki o kadim canlılığı, köklerin arasındaki o karanlık fısıltıları dinledim. Derin bir nefes alarak bütün enerjimi sadece beynime yönlendirdim. Nefes alış verişim hızlandı. Korkuyordum; bunu ikinci defa deniyordum ama ilkinde neredeyse ölmek üzereydim ve üzerinden uzun yıllar geçmişti. Ama mecburdum. Bakışlarım Brielle’ye kaydı, buruk bir tebessüm oluştu yüzümde: "Her şey senin için… Öleceksem de senin uğrunda öleyim."
Derin bir nefes alarak odaklandım: "Ben bir doğayla konuşanım, ben bir doğayla konuşanım, BEN BİR DOĞAYLA KONUŞANIM!" Damarlarımda o devasa gücün akışını hissetmeye başladım. Odaklanabilmiştim ama bu güç canımı çok yakıyordu. Görmesem de alnımda oluşan ter damlalarını hissedebiliyordum. Doğanın sesini, damarlarımda akan gücü hissediyordum; yapabilirdim, yapmak zorundayım.
Ellerimi topraktan çekmeden, birbirine paralel olacak şekilde hizaya getirdim. Gözlerim ne kadar kapalı olursa olsun, ışık huzmelerinin elimden çıkışının yansıması ve sıcaklığı tenime ulaşıyordu. Ve son adım, o en riskli an… Enerjiyi beynimden tüm vücuduma dağıtmaya başladım. Damarlarımı yakıp geçen o kor sıcaklık, bir çığlık atmama neden oldu: "AĞĞĞĞĞ!" Kendimi geri çekmemek için büyük bir mücadele veriyordum. Dayanmak zorundayım, onun için. Tüm gücümle ellerimi daha çok toprağa bastırdım: "Dayanabilirim, dayanmak zorundayım, biraz daha!"
Ve nihayet duydum o sesleri. Vakit kaybetmeden doğa aracılığıyla konuşmaya başladım: "Kader Ormanı yolu patikasına yakın olan kim varsa acilen gelsin, yaralı var, ölmek üzere!" Ellerimi topraktan çektim.
Ama bu konuşma ne sesle ne de fiziksel bir hareketle yapılmıştı; bu, doğanın ruhundaki fısıltıydı. Ben söyledim; ağaçlar yapraklarını titreterek, su taşarak, toprak sarsılarak benim haberimi ormana yaydı. Benim gibilere haber gönderdi. Tek yapmam gereken artık beklemek ve Brielle’nin biraz daha dayanması için yalvarmaktı.
Acım umurumda bile değildi tek umursadığım Brielle'ydi.
Yine de Brielle’yi kaybetme korkusu beni tüm şiddetiyle ele geçiriyordu. Elimi o güzel yüzüne dokundurdum, yanağımdan bir damla yaş süzülerek Brielle’nin yanağına damladı.
Dayanamıyordum artık, onu bu halde görmek canımı her şeyden çok yakıyordu. Ellerimin arasından, bana dünyada iyi hissettiren tek kişinin kayıp gidişi, bir ruhun parçalanması gibi tarifsiz bir acı veriyordu. Belki de bu onu son görüşüm olabilirdi. Brielle’nin o soğuk bedenini kollarımın arasına aldım. Sıkıca, son kez dokunuyormuş gibi sarılarak başımı eğdim. Dudaklarım kulağının hemen dibinde kıpırdandı: "Her şey için özür dilerim, seni koruyamadım. Sevdiğim kadını koruyamadım." Boğazımda dev bir düğüm vardı, zorlanarak konuşuyordum: "Brielle ben… Ben seni seviyorum. Tüm kalbimle, her şeyden herkesten çok seviyorum!" Artık fısıldamıyor, ağlamayla karışık bağırarak konuşuyordum: "Beni bırakma yalvarırım, beni sensiz bırakma!" Başım Brielle’nin omzuna düştü. Bir çocuk gibi ağlıyordum.
Hayatımda iki defa ağladım ve ikisi de bu kadın içindi.
Ağlamam henüz durmamışken, yeri titreten ağır adım sesleri kulağıma doldu. Başımı çevirip baktığımda, yine o yürüyen dev ağacı ve dalları üzerindeki çocuğu gördüm. Balor’un içindeki o tarifsiz korku yerini buruk bir sevince bıraktı ve çocuğa doğru bağırdı: "Buradayız, acele et!" Balor, Brielle’yi nazikçe kucağına aldı. Çocuksa başıyla emir vererek ağacı yönlendirdi. Ağaç dallarını bir merdiven gibi uzattı. Balor, kucağındaki Brielle ile hızla tırmanarak dalların gökyüzüne doğru zemin hazırlamış köşesine yerleşti. Ağaç dalları Brielle’nin üzerine bir örtü misali kapandı. Çocuk vakit kaybetmeden emretti: "Bizi hemen yerleşkeye götür!"
Ağaç hareket ederken Balor ve çocuk Brielle’ye bakıyorlardı. Çocuk, teselli anlamında elini Balor’un omzuna koydu: "Ne oldu ona? Kim yaptı?" Balor başını kaldırarak kan çanağına dönmüş gözlerle baktı: "Kim yaptı bilmiyorum. Ne birisini gördüm ne de bir ses duydum. Ama o yapanı bulduğumda, kendisini öldürmem için bana yalvaracak!"
Çocuk sıkıntılı bir nefes verdi: "Ama önce onu kurtarmamız gerek. Sonra, nasıl böyle güçlerin olduğu halde bu kadın seni öldürmedi, onu konuşuruz." Balor burnundan soluyarak, "Konuşacak bir şey yok," dedi, elini saçlarının arasına daldırıp kaşıdı. "Bak çocuk, ben sırlarla dolu bir adamım ve bu sırlar bende saklı kalmalı."
Çocuk olumsuzca omuz silkti: "Hayır, bu sır olarak kalmamalı. Sen bu kadını doğa aracılığıyla herhangi bir canlıyla kurtarabilirdin ama yapmadın. Ya da yapamadın. Belki de nasıl yapacağın hakkında bir fikrin yok." Balor sıkıntılı bir nefes vererek başparmağıyla Brielle’nin yanağını okşadı: "Sana her şeyi anlatacağım çocuk, ama bu sadece ikimizin arasında kalacak."
Çocuk hafifçe tebessüm etti: "Aramızda. Bu arada adım çocuk değil, Evan."
Balor, Evan’ın elini sıktı: "Tanıştığıma memnun oldum Evan. Benim adım da Balor."
Sözü bittiği an ağaç durdu. Dallarıyla herkesi yavaşça yere bıraktı. Evan ileriyi işaret etti: "Acele edelim, ilerideki çadırda şifacılarımız var." Balor hızlı adımlarla Evan’ın işaret ettiği yere doğru ilerledi. Küçük bir çadırın içinde seslerin yükseldiği yere girdi. Şifacılardan biri kınayıcı bakışlarla, "İzinsiz giremezsin!" diyerek önünü kesti.
Balor’un göz bebeklerinde öfkenin o sıcak kızıllığı bir anlığına gelip geçti: "Görmüyor musunuz, yaralı var!"
En yaşlı şifacı herkesi susturdu ve samandan yatağı gösterdi: "Onu hemen yatağa yatır." Sesinde tarifsiz bir güven vardı. Balor, Brielle’yi nazikçe bıraktı. Yaşlı olan Brielle’nin kıyafetini sıyırarak yaraya baktı ve yüzünde bir korku emaresi oluştu. Bu yara, sadece etin değil, ruhun da parçalandığı karanlık bir kuyu gibiydi.
Balor tam öne atılıp soru soracakken yaşlı şifacı elini kaldırarak onu durdurdu: "Hemen dışarı çık!" "Onu asla yalnız bırakmayacağım!" diye hiddetle bağırdı Balor. Şifacı doğrudan Balor'un gözlerine baktı: "Onun yaşamasını istiyorsan, şimdi dışarı çık."
Balor bu kesinlik karşısında kalbindeki tarifsiz acıyla çaresizce dışarı çıktı.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.