Gök Yazgı

Karanlık Dönüş: Kadim Uyanış Başlıyor

Şifacıların arasında asılı kalan o ağır sessizlik, korkunun ritmiyle çarpan kalplerin uğultusuyla sarsılıyordu. Birbirlerine attıkları her ürkek bakış, zihinlerindeki karanlık senaryoları doğruluyor gibiydi. İçlerinden biri, bu tekinsiz sessizliği çatlak sesiyle yararak bir adım öne çıktı; kelimeleri dudaklarından dökülürken adeta titriyordu: “Gerçekten bu yaşanmış olabilir mi? Onun yeniden dönmesi… Bu mümkün mü?”
Yıllardır sormaya bile cüret edilemeyen, zihinlerin en kuytu köşelerine hapsedilen o korkunç gerçek, Brielle’nin taze yarasıyla birlikte gün yüzüne çıkmıştı. Bir diğeri, bakışlarını yaradan ayırmadan, bıçak kadar keskin ve soğuk bir tonda araya girdi: “Gelmişse bile, derhal önlem almalıyız.” Sağ eliyle, baygın yatan Brielle’yi işaret ederek ekledi: “Gelişini gizleme gereği duymadı; aksine bunu herkese ilan etmek istedi. Gövde gösterisi yaparak döndü.”
Bir önceki şifacı, bu karamsar tespiti başıyla onaylarken sesindeki dehşet daha da derinleşti: “Gizlenmemesinin tek bir sebebi olabilir… İnsanları, güç kazanmışları, karşısına dikilebilecek kim varsa hepsini tek kalemde silip atmak. Hepiniz biliyorsunuz ki, onun gelişi asla bir şaka değildir. O, artık aramızda.”
Grubun en kıdemlisi, ciğerlerine dolan havayı titrek bir nefesle geri verdi. “Olan oldu,” diye mırıldandı, gözlerini Brielle’nin üzerine dikerek. “Önceliğimiz bu kızı ölümün kıyısından çekip almak.” Yaşlı şifacı, vakit kaybetmeden yaraya doğru eğildi. Karşısındaki manzara ne sıradan bir kılıç darbesine ne de bilindik bir büyü izine benziyordu; bu yara ancak kadim ve yasaklı bir kudretle açılabilirdi. Kanı temizlerken etrafındakilere emredercesine seslendi:
“Yapmanız gerekeni biliyorsunuz! Ateşi dizginleyen birinin özüyle harmanlanmış, büyü gücü yüksek o suyu getirin. Derhal!”
İki şifacı, yaşlı adamın sesindeki aciliyetle sarsılarak kendilerini dışarı attılar. Ayak sesleri koridorda yankılanırken, Brielle’nin damarlarındaki o karanlık sızı, zehirli bir sarmaşık gibi yayılmaya devam ediyordu.
***
"Balor! Balor, neredesin?"
Bu ince ve endişe yüklü sesin sahibi Evan’dan başkası değildi. Saatler geçmesine rağmen Balor’dan ne bir iz ne de bir haber vardı. Bakmadığı köşe, sormadığı kimse kalmamıştı; zihnini kemiren belirsizlik her geçen dakika daha da ağırlaşıyordu. Brielle’ye böylesine tutkuyla bağlı, sadakati ruhuna kazınmış bir adamın onu bu halde bırakıp gitmesi imkânsızdı. Peki, yer yarılıp içine mi girmişti?
Arayışına çaresizce devam ederken yakın arkadaşı Quin ile burun buruna geldi. Son bir ümitle ona yöneldi: "Quin, bu ne acele? Nereye böyle?"
Quin, Evan’ı görmesiyle birlikte rahatlamış bir ifadeyle öne atılıp dostuna sıkıca sarıldı. "Asıl sen nerelerdesin?" diye çıkıştı samimiyetle. Evan, bu sıcak karşılamaya aynı içtenlikle karşılık verse de zihni hâlâ karanlıktı. "Quin, anlatsam inanmakta güçlük çekersin ama şu an çok daha yakıcı bir meselemiz var: Balor’u gördün mü?"
Quin geri çekilip ellerini karmaşık düşüncelerinin bir yansıması gibi saçlarının arasına daldırdı; başını kaşıdı. "Balor mu?" derken yüzü gölgelendi. "Şu yeni adamdan mı bahsediyorsun? Yaralı kadını kucağında taşıyıp getirenden?"
Evan, sabırsız bir onayla başını salladı. Quin, eliyle uzaklardaki şelaleyi işaret etti: "Şelalenin yanındaki kayalığın tepesinde oturuyordu. Kendi kendine konuşuyor, tuhaf mırıltılar çıkarıyordu. Deli midir nedir, anlam veremedim."
Evan, Quin’in omzuna dostane bir şekilde hafifçe vurup vakit kaybetmeden şelaleye doğru atıldı. Hızlanan adımlarının altında ezilen kuru yaprakların hışırtısı, sanki hayatlarının altüst oluşunu fısıldıyordu. Adımları, Balor’un tüneklediği kayanın birkaç adım gerisinde son bulduğunda nefesini tuttu. Pürdikkat kesildiği o an, rüzgârın uğultusu arasından süzülüp gelen acının gizli ve yaralı fısıltısı kulaklarından içeri acının en şiddetli feryadı gibi süzüldü.
"Brielle’im... Yıldızları kıskandıracak parlaklıktaki kadınım. Işığını söndüren her kimse, yemin olsun ki onu bulacak ve sonunu kendi ellerimle getireceğim. Ama yalvarırım dayan... Sen güçlüsün. Benim için değilse bile, intikamın için tutun hayata."
Balor’un gözlerinden inci taneleri gibi süzülen yaşlar, şelalenin hırçın sularına karışırken omuzunda teselli niyetine bırakılmış sıcak bir el hissetti. Bakışlarını suyun sonsuz döngüsünden ayırmadan fısıldadı: "Evan, sensin biliyorum. Yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Evan, elini dostunun omuzundan yavaşça çekse de onu terk etmedi; kayanın diğer ucuna, sessiz bir ortaklık kurarcasına yerleşti. "Bunun senin için ne kadar ağır bir yük olduğunun farkındayım, Balor."
Balor, burnundan soluyarak öfkeli bir nefes verdi; parmakları avuç içini parçalamak istercesine yumruk oldu. "Farkında olman neyi değiştirir ki? Brielle’nin nefes almaya devam edip etmeyeceği bile koca bir muammayken..." Kendi dudaklarından dökülen bu gerçek, bir tokat gibi yüzüne çarptı. Kendi inancının bile sarsıldığını hissetmek canını yakıyordu. Çene kasları gerildi, bakışlarını ağır ağır Evan’a çevirdi: "Bak çocuk, sen sakın aşık olma." Derin bir iç çekti, bu iç çekiş sanki ruhundaki tüm yorgunluğu dışarı vurdu. "Bu dünyada bir kere ölmek varken; aşık olduğunda, sevdiğinin acısı seni her gün yeniden öldürür."
Evan, bu acı dolu sözlere hüzünlü bir tebessümle karşılık vererek Balor’un sıktığı elini gevşetmeye çalıştı. "Peki, bunca acıya rağmen onu sevdiğin için pişman mısın?"
Balor, bu soruyla irkilerek Evan’ı süzdü. "Hayır," dedi kararlılıkla. "Asla pişman değilim. Onun beni sevmeyişine göğüs gerebilirim ama acı içinde kıvranmasına... İşte buna tahammülüm yok." Yanındaki çakıl taşlarından birini hırsla suya fırlattı. "Bana yardım etmelisin."
İki adamın bakışları şelalenin gürültüsü altında çarpıştı. Evan, "Benden ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu, sesi merak ve endişe doluydu.
Balor’un yüzünde, acıyla harmanlanmış karanlık bir tebessüm yeşerdi. "Güçlerimi kullanmayı öğret bana. Brielle’yi korumanın tek yolu bu."
Evan bir anlık duraksamayla afalladı. "Sana öğretirim, elbette... Ama biliyorsun, Brielle 'güç kazanmışlardan' nefret ediyor. Eğer senin de onlardan biri olduğunu öğrenirse, seni sevmesi için ufacık bir ihtimal varsa bile sonsuza dek yok olacak. Buna gerçekten hazır mısın?"
Balor, yerden bir taş daha alıp Evan’ın göz hizasına kaldırdı. "Şu taşı görüyor musun Evan?" Genç adam onaylarcasına başını salladığında devam etti: "Bu taş burada şans eseri durmuyor. Benim onu alıp suya fırlatmam için var. Ama ben bu akşam kaderin akışına bir çomak sokacağım." Taşı Evan’a uzattı. "Al şunu."
Evan, neye uğradığını şaşırsa da taşı sessizce devraldı. Balor, başıyla hırçın suyu işaret etti: "Şimdi fırlat onu."
Evan denileni harfiyen yaptı; taş suyla buluştuğunda yüzeyde küçük halkalar bıraktı, birkaç damla su gencin yüzüne sıçradı. "Eee?" dedi Evan şaşkınlıkla. "Yaptım, ne değişti şimdi?"
Balor’un tebessümü derinleşti, ancak bu kez bakışlarında sarsılmaz bir irade vardı. "Çok şey değişti... O taşı ben fırlatacaktım ama akışı değiştirip senin atmanı sağladım. İşte tam da böyle olacak; ben Brielle’nin gizli koruyucusu, gölgedeki meleği olacağım. Taşın suya kavuşması gibi... Ha sen yapmışsın ha ben; o taş nihayetinde suyla buluştu ya, önemli olan bu. Brielle’yi her ne pahasına olursa olsun ayakta tutan kişi ben olacağım; o bunu hiç bilmese bile."
Balor daha sözünü tamamlayamamıştı ki Brielle’nin tutulduğu çadırdan yükselen feryatlar geceyi böldü. Yerinden bir ok gibi fırlayarak, göğsünü döven kalbiyle çadıra doğru koşmaya başladı. Nefes nefese içeri daldığı anda, elinde ahşap bir kap tutan adamla sertçe çarpıştı. Kap yere düşüp parçalanırken, etraftakilerin bakışları dehşetle Balor’un üzerine çivilendi. Şifacılardan biri, damarlarındaki öfkeyi dışarı vururcasına haykırdı:
"Ne yaptın sen? Binbir güçlükle getirdiğimiz, o kızı bu dünyada tutabilecek tek çaremiz olan suyu ellerinle toprağa mı döktün?"
Balor, çarptığı adamın ve yerdeki ıslaklığın yarattığı yıkımı gördüğünde kanı dondu. Kekeleyerek, sesi titreyerek cevap verebildi: "B-ben... Bilerek olmadı. İsteyerek yapmadım! Başka bir yolu yok mu?"
Aynı şifacı, hiddetinden köpürerek üzerine yürüdü: "Bu yara sıradan bir çeliğin eseri değil! Tedavisi de doğanın alelade şifalarıyla mümkün olmaz! Sadece o su... Ve sen, o kızın son yaşama ümidini tozlu toprağa gömdün!"
Panik, Balor’un zihnini bir sis gibi kuşattı; çadırın içinde deliye dönmüş gibi volta atmaya başladı. "Söyleyin bana, o su neyden yapılıyor? Gider, bulur, yeniden getiririm! Bir yolu olmalı, mutlaka bir yolu olmalı!"
O sırada içeri giren Evan, olan biteni dehşet içinde dinliyordu. En yaşlı şifacı, yüzündeki derin kederle öne çıktı. "Maalesef," dedi sesi mezar sessizliği gibi soğuk çıkıyordu, "Daha fazla dayanacak gücü kalmadı." Yaşlı adamın gözleri, yerde duran parçalanmış kabın dibine takıldı. Az da olsa, birkaç damla su kurtarılabilmişti. Balor’a hüzünlü bir tebessümle baktı: "Kaderin bir lütfu... Diplerinde çok az kalmış. Bunu kullanacağız. Artık her şey o kızın ruhundaki yaşama azmine bağlı."
Yaşlı şifacı, kapta kalan son damlaları parmak uçlarıyla Brielle’nin yarasına, sanki kutsal bir ayini yerine getiriyormuşçasına yedirdi. Brielle’nin bilinci kapalı olsa da, o kadim suyun tenine değmesiyle vücudu bir yay gibi kasıldı; acı, ruhunun derinliklerinden gelen dilsiz bir çığlık gibi bedenini sarstı. Şifacı, Balor’a dönerek son hükmünü verdi: "Yarına kadar bekleyeceğiz. Güneş doğduğunda gözlerini açarsa kurtulur; açamazsa, bir daha asla uyanamayacağı bir uykuya teslim olur."
Balor, göğsüne sığmayan öfkesi ve dinmeyen vicdan azabıyla kendini dışarı attı. Ormanın karanlık derinliklerine doğru, peşinden koşan Evan’a aldırış etmeden haykırarak ilerledi. "Lanet olsun! Lanet olsun bana! Nasıl böyle bir hataya sebep oldum?"
Son adımları devasa, asırlık bir ağacın gölgesinde kesildi. Dizlerinin üzerine çöktü ve kalbindeki o dinmeyen sızıyı susturmak istercesine yumruklarını ağacın sert gövdesine indirmeye başladı. Her darbede eklemleri parçalanıyor ama ruhundaki yangın sönmüyordu. Evan, nefes nefese dostunun yanına diz çöktü ve kanayan ellerini tutmaya çalıştı.
"Brielle güçlüdür Balor, dayanacaktır. Lütfen, kendini bu karanlığa teslim etme. Bu senin hatan değildi, sadece ona olan endişen seni kör etti. Burada kendine zarar vermen hiçbir şeyi iyileştirmez. Şimdi yapman gereken, ona bunu yapanı bulmak. Gidip o hesabın bedelini ödetmelisin! Sana söz veriyorum, ben burada onun gölgesi olacağım. Bir saniye bile yanından ayrılmayacağım. Sen git ve bu kötülüğün kaynağını bul."
Balor, yaşlarla yıkanmış yüzünü yavaşça kaldırdı. Bakışlarında artık çaresizlik değil, önüne gelen her şeyi küle çevirmeye yeminli, tarif edilemez bir cehennem ateşi yanıyordu. Yerden destek alarak ayağa kalktı, Evan’ın gözlerinin içine son kez baktı. "Ona iyi bak Evan. Kimin yaptığını bulup döneceğim. Şafak vakti burada olacağım."
Balor, attığı her adımda yeri sarsan bir heybetle karanlığın içinde kaybolurken; Evan, ağır adımlarla Brielle’nin yanına, bekleyişin o soğuk kollarına geri döndü.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.