Karanlığa Hükmeden

Taht

Özgürlük uğruna savaşmaya kararlı olan vampirler, hazırlıklarını gizlice tamamlamaya başlamıştı. Geceyi saran fısıltılar yerini harekete bırakmış, karanlıkta yeminler edilmişti. Her biri, zincirlerini kırmak için hazırlanıyor, bir kıvılcımın yangına dönüşmesini bekliyordu.
Ve o kıvılcımın öncüsü Markus’tu. Tüm planları titizlikle yapmış, zihin kıvrımlarında bir satranç ustası gibi kurmuştu. Halkın dağılmasıyla birlikte, zamanı gelmişti. Kaleye doğru tek başına yürürken, adımlarında kararlılık ama yüreğinde ağır bir yük vardı. Yalnızca kendisinin bildiği o kararla kaleye doğru ilerledi.
Volterra Kalesi, uzaklardan bir taş yığını gibi görünse de, Markus’a göre o taşlar, yüzyıllardır süren esaretin sembolüydü. Yüksek duvarlar gökyüzüne uzanıyor, devasa kapılar soğuk bir meydan okuma gibi önünde duruyordu. Her adımında yankılanan çamurla karışık toprağın sesi, sanki onu caydırmak ister gibi arkasından çekiyordu.
Kapıya vardığında, elini ağır demir tokmağa uzattı. Parmak uçlarında hissettiği metalin soğukluğu, kalbinin derinliklerine sızdı. Bir an duraksadı. Derin bir nefes aldı.
Bu kale, bir zamanlar çocuksu korkularla kaçtığı yerdi. Şimdi ise yüzleşmek için gelmişti.
Demir tokmağı sertçe indirdi. İçeriden yankılanan tok ses, adeta kalenin derinliklerinde uyuyan anıları uyandırdı. Kapılar gıcırdayarak açıldığında, içeriden yayılan nemli ve eski hava, yüzüne geçmişin tokadı gibi çarptı.
Kaleye adım attığı anda, kasvet adeta üzerine bir örtü gibi çöktü. Taş duvarlar sessizdi ama bir şey anlatıyordu: Burada çok fazla kan dökülmüştü. Çok fazla acı çığlık bastırılmıştı.
Markus, ağır ve kararlı adımlarla kalenin taş döşeli koridorlarında ilerliyordu. Her adımı, boşlukta yankılanıyor; bu sessizlik, geçmişin yükünü daha da ağır kılıyordu.
Tam o anda, duvarların içinden sızarcasına gelen boğuk bir sesle irkildi: "Yardım et bize..."
Ağlamaklı, neredeyse insanı delirtecek kadar çaresiz bir yakarıştı bu.
Markus aniden durdu. Tedirgin bakışlarla etrafını taradı; gözleri elle tutulur bir şey istiyordu ama etraf sadece sessizliğin ve soğuk taş duvarların hâkim olduğu bir yerdi.
Derin bir iç çekti.
Kalbindeki baskı, göğsüne taş gibi oturmuştu. Adımlarını bu kez daha kararlı, daha kendinden emin bir iradeyle atmaya devam etti. Hedefi belliydi: Taht odası.
Ama tam o sırada, soğuk duvarların derinliklerinden bir çığlık yükseldi. "AaaaAaa yardım et!" Acı dolu, delici bir çığlık... Markus'un ayakları yerinde çakılı kaldı.
Gözlerini kapatıp titrek bir nefes verdi. Ellerini başına götürdü, parmakları yorgunlukla saçlarının arasına daldı; sanki düşüncelerinin arasını ayıklamaya çalışıyor gibiydi.
Kısık ama içten gelen bir tıslamayla konuştu: "Ne oluyor bana? Bunlar gerçekten var mı, yoksa yorgunluk bana olmayan sesler mi duyuruyor?"
O an, gerçek ile hayal, geçmiş ile şimdi arasındaki sınır bulanıklaştı. Markus, sadece adımlarını değil, aklını da o karanlık taşların arasına bırakıyordu.
Derin bir nefes alarak yürümeye devam etti. Birkaç dakikanın ardından taht odasına ait kapısının tam önündeydi. Kapının sağ ve sol tarafında bulunan dans edermişçesine hareket eden meşalelerin ateşinin sıcaklığı, teninde hafif ve güzel bir his bırakıyordu. Tedirgin bir şekilde elini kapıya uzattı; kapıyı açıp açmamak konusunda kararsızdı.
Gözlerini kapattı ve acı çeken halkını düşündü. Derin bir nefes alarak gözlerini açtı; içindeki öfke ve kin ayaklanışa geçmişti. Göğsü yükselip alçaldı. Kalbindeki yük, yüzlerce yılın laneti gibi ağırdı.
Parmak uçları, taht odasının soğuk kapısına değdiğinde, demirin altından sanki bir şeyler geçti. Bu kapı sadece bir kapı değildi; içeride yatan geçmişin, pişmanlıkların ve kanla yazılmış kaderin nöbetçisiydi. Eliyle kapıyı ittirdi; gıcırtılı bir ses yankılandı; sanki kalenin kendisi inledi. Taht odasının karanlığı, ağır bir sis gibi Markus’u içine çekti. Adımlarını attıkça, meşalelerin alevleri birer birer harlandı.
Markus taht odasında babasını görmeyi bekliyordu; oysaki gördüğü tek şey devasa bir oda ve içinde heybetli, boş bir tahttı.
Tahta doğru, kararlı adımlar attı; her adımı ufak çapta bir ses çıkarıyordu.
Adımları tahtın önünde son buldu. Sağ elini tahtın üzerine götürdü ve taht ile temas etti.
O an içinde bir şeyler harekete geçti; elini tahtanın üzerinde hafifçe gezdirdi. Parmak uçlarından bütün bedenine yayılan bir mutluluk hissetti, yüzünde bir tebessüm belirdi.
Parmakları tahtın soğuk yüzeyine değdiği anda, derinlerde unutulmuş, silikleşmiş bir şey canlanıyor gibiydi. Sert taş, yılların ağırlığını taşıyordu; kanın, ihanetin, emirlerin ve suskunlukların izlerini.
Gözleri hafifçe kısıldı. Tahtın yüzeyi sanki nefes alıyordu. Aniden gözlerinin önüne bir görüntü geldi: Babası. O katı duruş, kırmızı gözlerindeki sönmeyen öfke ve acımasız kahkahası.
Elini tahttan çekti, vücudunu dik bir pozisyona getirdi. Tahta sırtını döndü, derin bir nefes alarak göğsünü şişirdi ve tahta oturdu.
Sanki hep ait olması gereken yeri bulmuş gibiydi.
Bir an düşündü; babası yerine taht kendisine kalsaydı, vampir halkı bu kadar acı çeker miydi?
Yüzlerce olasılık düşündü ve her olasılıkta babasından daha iyi bir kral olabilir ve halkına hizmet edebilirdi.
Derin bir iç çekti; üstün bir tür olan vampirler, babasının krallığı yönetememesinden, acizliğinden ve korkaklığından dolayı hayvanlardan bile aşağılık duruma gelmişti.
Markus, bu döngüyü kırmaya kararlıydı; vampirler hak ettiği değeri görmeliydi. Vampirler, insanlardan değil, insanlar vampirlerden korkarak yardım dilenmeliydi. Bunu başarabileceğine inancı tamdı ve o gün geldiğinde insan oğluna en ufak merhamet tanesi bile tanımayacaktı. Vampir halkına yaşattıkları acının mislini alacaktı.
İnsanları sadece bir besin kan torbası haline getirecekti.
Duyduğu bir sesle dikkati dağıldı.
Taht odasının derinlerinden, taş zemin üzerinde yankılanan ayak sesleri yükseldi.
Ağır, güçlü, kendinden emin adımlar…
Her bir adım sanki Markus’un yüreğine çarpıyordu.
Gözleri hızla kapıya çevrildi ve kısıldı.
Bakışları bir bıçak gibi keskinleşti.
Omuzları gerildi, parmakları farkında olmadan yumruğa dönüştü.
Güçlü adım sesleri daha net duyulmaya başladı ve tam da kapının önünde son buldu.
Markus, nefes bile almıyordu. Kapı yavaşça gıcırtılı bir şekilde aralandı. Kapının ardından net olmayan bir suret belirdi; Markus, gözlerini kısarak görüntüyü netleştirmeye çalıştı. Soğuk bir rüzgâr içeri süzüldü.
Kapı tamamen açıldı ve Markus'un kalp atışları hızlandı. Kapının ardındaki suret, taht odasına ilerledi; suretin sahibi, babasıydı.
Markus'u tahtta oturur vaziyette görmesiyle öfke patlaması yaşadı; alev püsküren gözleriyle hiddetle bağırarak konuştu: "Ne cüretle benim olan yere oturursun?"
Markus az önce düşündüğü olasılıkları canlandırdı, derin bir nefes aldı, bakışlarını derinleştirdi ve babasına onun ses tonuyla karşılık verdi: "Senin taşıyamadığın bu tahtta ben hak iddia ediyorum; her halükarda senden daha iyi bir kral olurum." Markus, ciğerleri patlayacak kadar güçlü bir ses tonuyla konuştu.
Babası tahta yaklaştı, ellerini Markus'un sağ ve sol tarafına yerleştirdi ve Markus'un kulağına eğildi, fısıltıyla konuştu: "Sen kendini çok zeki mi sanıyorsun? Ben her şeyi düşünmedim mi? İnsanlar gelişti; neslimiz için ben en doğruyu olan şeyi yaptım." Kralın sesi, Markus'un kulağında tırmalama hissi yarattı.
Ama Markus, babasının bu sözlerine karşı çıktı, öfkeyle tahttan kalktı ve babasının gözlerinin içine baktı; orada daha farklı şeyler vardı, sakladığı, bulunmasından korktuğu bir şey.
Dikkatini toplayarak babasına sakin ama güçlü bir şekilde karşılık verdi: "Sen bu halkın yaşadığını mı zannediyorsun? Böyle mi türümüzü mü kurtarıyorsun? Sana hatırlatayım, bundan bir ay önceki isyanı hatırlıyor musun? Senin yaşamak diye sunduğun hayatta halkın birbirlerinin açlıktan kanlarını içti. Bunu senin halkın birbirine yaptı. Peki, sen buna karşın ne yaptın? Hiç."
Markus küçümseyici ve aciz bakışlar attı, omzuyla babasını iterek tahttan indi. Kapıya doğru ağır adımlar atarken arkasını döndü, kısık ama net bir ses tonuyla babasını kendine bakması için çağırdı: "Baba ya da kral nasıl dememi istersen."
Kral başını hafifçe Markus'a döndürdü.
Markus'un kalbi hızlandı ve yutkunmak istedi ama olmadı ; sanki boğazını bir şey yutkunmaması için sıkıyor gibiydi.
Omuzlarını geriye attı, duruşunu dikleştirdi: "Sen kral olmayı hak etmiyorsun ve asla hak etmeyeceksin. Sen türüne gereken üstünlüğü veremedin." Etrafına öfke saçan bakışlarıyla konuşmasına devam etti: "Sen bütün vampir halkının hatırlayacağı en kötü, korkak ve halkına bile yetemeyen aciz bir kral olarak kalacaksın."
Markus, babasının unutamayacağı ve asla affedilemeyecek bir cümle kurmuştu. Taht odasından çıkmak için tekrar ilerledi. Taht kapısına geldiğinde bir an düşündü; çok ağır konuşmuş olabilir miydi?
Bu düşündüğünün hata olduğunun farkındaydı. Babası bile olsa, halkını bu duruma düşüren herkese aynı cümleyi kurardı.
Taht odasından çıktı ve kapıyı sert bir şekilde kapattı. Kapının şiddetli kapatılması kalede küçük bir yankıya neden oldu.
Kalenin içinde odasına doğru hızlı adımlarla ilerlerken bir fısıltı sesi kulağına ulaştı ve beyninin derinliklerinde yankılandı.
O an fısıltıyı anlayabilmek için adımlarını durdurdu. Fısıltı sesi netleşiyordu: "Markus, sen olduğunu biliyorum, kurtar beni buradan."
Fısıltı sesleri, karşıda duran meşalenin ardındaki yılların yorgunluğunu taşıyan eski soğuk duvardan geliyordu. Markus, tedirgin bir şekilde duvara doğru ağır ve temkinli adımlar attı. Fısıltı sesi daha da yükselmişti. Markus, soğuk duvarın yanına kadar gelmişti. Güçlü eliyle pürüzlü soğuk duvara dokundu; soğuk duvar bir anlık teninde bir irkilme hissine neden oldu.
Bu sefer de kulağını soğuk duvara yaklaştırdı ve fısıltı sesini pür dikkat dinledi: "Markus, Markussss, yardım et, yardım etttt, yardım etttttt." Ses bir anda fısıltıdan çığlık sesine büründü: "Yardım et, yardım geliyor, o geliyor yine, kanımdan beslenecek."
Bir anda geri çekildi. Bu kalenin duvarları çok kalındı; içinde birisinin olması imkansızdı, tabii gizli bir yer yoksa. Başını iki yana hızlı bir şekilde salladı: "Ne saçmalıyorum ben, saçma sapan kuruntular." Markus kendine geldi ve tekrar odasına doğru güçlü adımlarını attı.
Birkaç dakikalık sessiz yürüyüşün ardından Markus, kendi odasının önüne ulaşmıştı.
Kapının hemen yanında, sırtını kalenin soğuk taş duvarına yaslamış biri duruyordu.
Carolus.
Kollarını göğsünde bağlamış, başını hafifçe eğmişti. Yüzünde beliren kasılmalar, yalnızca düşüncelere değil, korkuya da dair bir şeyler söylüyordu.
Markus sessizce yaklaştı. Adımları neredeyse yankı bile yapmadı.
Elini yavaşça Carolus’un omzuna koydu.
Genç vampir bir anda irkildi; sanki uykusundan uyanmış gibiydi.
Gözleri bir an boşlukta gezindi, ardından Markus’un bakışlarıyla buluştu.
"Efendim…" Dedi sesi hafif titreyerek, "Kusuruma bakmayın… Dalmışım."
Markus hiçbir şey söylemedi; sadece kısa bir bakışla Carolus’un yorgun ve tedirgin halini süzdü.
İkisi de biliyordu: Bu kalede dalgınlık, sadece yorgunluktan kaynaklanmazdı.
Bazı sessizlikler, bağırmaktan daha çok şey anlatırdı.
Markus bir anda yüksek bir kahkaha attı; ses, kalenin taş duvarlarında yankılanarak uzaklara savruldu. “Ah, Carolus…” Dedi, gülümsemesinin içinde geçmişten gelen bir sıcaklık vardı. “Bana hâlâ ‘efendim’ diyorsun. Hâlâ Markus demeye alışamadın.”
Başını hafifçe yana eğdi, Carolus’un gözlerinin içine baktı. “Sen benim hem en iyi savaşçım, hem de en eski dostumsun.”
Carolus’un yüzünde bir anlığına gerçek bir gülümseme belirdi. Markus’un ona “en yakın arkadaşım” deyişi, her seferinde kalbine bir damla huzur serpiyordu. Ama bu huzur, karanlıkta solan bir kıvılcım gibi kısa sürdü.
Yüzündeki ifade hızla değişti. Gülümseme, yerini tekrar o tanıdık endişeye ve korkuya bıraktı.
“Markus,” dedi Carolus, sesi bu kez daha ciddi, daha ağırdı. “Ben aslında sana başka bir şey söylemek için geldim.”
Bir an duraksadı. “Vampirler… Savaş için hazır. Herkes yerini aldı. Karanlık çöküyor.”
Markus’un dudakları, yavaşça ve kasvetli bir sinsi gülümsemeye büründü. Gözleri, Carolus’un göz bebeklerine kilitlendiğinde, içlerinde kıvılcımlar gibi parlayan tehditkâr bir ışık vardı.
“Bunun için mi... Korkmuş gibiydin?” dedi, fısıltıya yakın ama diken gibi batan bir ses tonuyla. Sesinde öyle bir soğukluk vardı ki, duvarların bile bir an titrediği hissediliyordu.
“Carolus... Bu iyi bir haber,” diye devam etti. Ama bu ‘iyi’ kelimesi, dudaklarından döküldüğü anda bile ölüm gibi soğuktu. Bir liderin sevinci değil, bir celladın iştahı vardı bu sözlerin ardında.
Markus başını yana eğdi, sesi karanlığın içinde yankılanmaya başladı: “Bütün vampirlere… Tek tek söyle.” Her kelime arasında kısa ama tehdit dolu bir duraksama yaptı.
“Volterra’nın merkezinde toplanıyoruz... Yine. Tam gece yarısı.”
Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. "Ve bu gece... Karanlık bizim dilimiz, sessizlik bizim silahımız olacak."
Tam o anda kalenin eski taş duvarlarından içeri sızan rüzgâr uğuldadı. Bir iniltiye benziyordu bu uğultu. Sanki kalenin kendisi bile Markus’un sözlerinden irkilmişti.
Carolus, gözlerinde korkunun bile ötesinde bir şeyle geriye doğru bir adım attı. Çünkü Markus’un gözlerinde sadece öfke ya da güç değil… Bir çağrının, bir kıyımın ve dönüşü olmayan bir gecenin başlangıcı parlıyordu.
Carolus istemsizce yutkundu. "Markus, insanlar çok gelişmiş. Onlara karşı nasıl üstünlük sağlayacağız?"
Markus, duruşunu bozmadan kendinden emin bir şekilde konuşmasına devam etti. "Sen merak etme Carolus, ben bütün planları yaptım. İnsanları en savunmasız anlarında mağlup edeceğim. Sen sadece herkese haber ver, gerisi bende."
Carolus, Markus'un sözlerinin ardından içindeki gerginliğin yavaşça dağıldığını hissetti. Biliyordu ki Markus, istediği şeyi elde etmeden asla durmaz. Derin bir nefes alarak omuzlarındaki ağırlığın hafiflediğini fark etti. Düşüncelerinde, Markus’un ne kadar kararlı ve güçlü olduğunu bilerek rahatlamıştı; her şeyin kontrol altında olduğunu biliyordu. Bir süre durup gözlerini kapatarak geceyi ve soğuyan havayı içine çekti.
Markus’un her adımını dikkatle izleyen biri olarak, onun güvenli ve emin planlarıyla her zorluğun aşılabileceğini biliyordu. Hızla kaleden dışarı adım atmaya başladı. Kapıları ardına kadar açarak hızla kaleden çıktı. Soğuk rüzgar yüzüne vurduğunda, vücudundaki gerginlik tamamen kayboldu; sadece hedefine odaklanmıştı.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.