Karanlığa Hükmeden

Kırmızı gözler

Savaş için neredeyse bütün hazırlıklar bitmek üzereydi. Markus artık istediği savaşa çok yakındı.
Savaşa katılacak bütün vampirler Volterra'nın merkezine toplanmış, Markus'u meraklı kırmızı gözlerle bekliyorlardı.
Duran hale gelen zaman, vampir halkının içine bir kuşku düşmesine neden olurken, uzaktan gelen güçlü adım sesleri vampir halkının huzursuz bekleyişine son verir gibi bir cevap gibiydi. Karanlık ve gölgeleri parçalayarak görüş alanına giren heybetli gövdesiyle Markus, bu denli büyük bir vampir topluluğunu görünce istemsizce dudağının kenarı yukarıya doğru kıvrıldı. Birkaç grupla insanlığı yenme planları yaparken karşısında bir ordu niteliğinde düzenli ve silahlı vampir halkını görmesiyle zaferin şimdiden elde edildiği anlamına geliyordu.
Kendinden emin bir şekilde halkına gurur dolu bakışlar armağan etti ve ilk konuşmasını yaptığı kayaya güçlü adımlarla çıktı. Attığı her adım, içindeki zaferin ne kadar yakında olduğunu en derinliklerine kadar işliyordu. Kayanın üzerinde kendinden emin bir şekilde duruş sergilerken omuzlarını geriye atarak şişkin göğüs kaslarını biraz daha şişirdi ve vampir halkına imalı bakışlar attı. Bu bakış, içinde acısıyla mutluluğuyla yaşanmış kötü günlerin sona erdiği ve yeni bir vampir çağının başlangıcını yansıtıyorken, meraklı kırmızı gözler de Markus'u izliyordu.
Markus'un ağzından çıkacak her kelime hayati derecede önem taşıyordu ve bunun oldukça bilincindeydi. Karanlık, Volterra'nın her yerine bir sis gibi yayılmışken, Volterra ilk defa bu kadar karanlık bir gece yaşıyordu; sanki bir daha asla ışık Volterra'ya ulaşmayacakmış gibi. Belki de karanlık bile bunun bilincindeydi; bu gün kan gölüne dönecek olmasının bir sebebiydi. Etrafta kırık bir ölüm sessizliği hâkim olmuştu. Karanlık ve ölüm sessizliği birleşince beyinlere korku tohumları ekiliyordu.
Ölüm sessizliğini Volterra'dan uzaklaştıran kişi Markus oldu. "Halkım, savaş yanı başımızda. O sefil insanoğlunu en savunmasız anında, uykularının en derinliklerine daldıkları anda onlara ölümün soğuk dokunuşunu tattıracağız." sesi tok ve bir o kadar da etkili konuşmuştu ki, zihinlerden silinmeyecek bir konuşma yapmıştı. Artık tarihe ismini ve vampir ırkının üstünlüğünü altın harflerle yazdırmaya hazırdı.
Ansızın karanlığın en derinlerinden gelen güçlü adım sesleri, vampir halkının kulağını doldurdu. Herkes eksik birisinin olduğunu düşünerek kırmızı gözlerini birbirinin üzerinde gezdirdi ama eksik yoktu. Güçlü adımlar, savaşa hazır vampir halkına doğru yaklaşırken, beyninin derinliklerindeki korku tohumları bu sesle birlikte filizlenerek ayaklanışa geçti. Karanlığın derinliklerindeki güçlü ayak seslerinin sahibi ilerledikçe heybetli bir surete eviriliyordu.
Güçlü ayak sesleri her saniye daha da yaklaşırken, adeta karanlığı delip geçen bir çift kırmızı göz belirdi. Markus hariç, bütün vampirler karanlığın içinden çıkacak şeyi korku dolu gözlerle bekliyordu. Markus, o karanlığı delip geçecek her ne olursa olsun korkmayacağını biliyordu; çünkü o, en büyük korkusunu küçükken yenmişti: annesinin kaybı ve babasının ona her saniye yaşattığı tarifsiz acı.
Ölüm sessizliğini hızlı atan kalp atışları bozuyordu ve ansızın karanlığın derinliklerinden ışık hızında güçlü kulaklara hücum eden bir ses duyuldu: "Sizler bir olup bana karşı geldiniz ve bunun bedelini en ağır şekilde ödeyeceksiniz."
Markus'un kulağına ulaşan beyninin derinliklerinde yankı yapan sesin sahibinin kim olduğunu çok iyi biliyordu. Kırık bir sessizliğin ardından hafif ama ruhunda okşama hissi bırakan bir rüzgar başladı. Karanlıktaki suret bir adım daha yaklaştı; kırmızı gözler korku ve endişe haliyle birbirlerine baktılar. Suretin attığı her adımda rüzgar da onunla beraber şiddetini artırıyordu.
Rüzgar, şiddetini her saniye katlarken soğuk vampir tenlerine bir tokat gibi çarpıyordu. Markus, bu endişe ve panik haline son vermek için sağ elini havaya kaldırdı. "Halkım, sizlerin korkmasını gerektirecek bir durum yok!" Endişeli kırmızı gözler bir anda Markus'a yoğunlaştı. Bu konuşması ve üstün cesareti, kalplerde filizlenen korkuyu söküp attı.
Ve ansızın karanlığın soğuk derinliklerindeki suretin parlak vampir dişleri görüntüye girdi ve bir güçlü adım daha attı. Tam o anda suret netleşmişti. Suretin sahibinin kral olduğu anlaşılınca, Markus hariç bütün vampirler aynı anda diz çökerek başlarını yere eğdiler ve hep bir ağızdan "Hoş geldiniz, kralım!" dediler. Bir ordunun aynı anda aynı cümleyi söylemesi küçük çaplı bir yankıya neden oldu.
Bunu gören Markus'un içindeki öfke denizi köpürmeye başladı. Hırçın dalgaları kalbine çarptı; kırmızı, etkileyici gözleri etrafa öfke fışkırtıyordu. Havada kalan eliyle işaret parmağını babasına yönlendirdi. "Daha ne istiyorsun, yaşattıkların yetmedi mi?" Heybetli sesi karanlığı ve soğuk rüzgarı kör bir bıçak gibi keserek ilerledi ve babasının kulağına ulaştı. Kral, küçümseyici bakışlarla bir kahkaha kopardı. "Tıpkı annene benziyorsun ve evlat, bu seferki dik başlılığının cezası sana pahalıya patlayacak." Kralın öfke kusan kelimeleri, Markus'un daha da çileden çıkmasına neden oldu. "Sen o pis ağzına annemin adını alamazsın!" Bu sefer sesi o kadar da güçlü değildi ama içinde kor bir acı ve intikam barındırıyordu.
Markus'un derinliklerinde bir yerde silikleşmiş acı, bütün hücrelerinin en uç köşesine kadar hücum eden bir acı ve ardından tarif edilemez bir sancı kabinde peyda oldu. Kırmızı vampir gözleri, bedenini ele geçiren öfkeden irileşti. Havanın soğumasıyla hızlı bir şekilde aldığı nefesler, ardında buhar bırakarak ilerliyordu; tıpkı bir ejderhayı anımsatıyordu. Ama Markus'un beyninin labirentlerinde dolanan, içindeki harlanan alevin dumanıydı. Ne kadar öfkeli olursa olsun, bunu sineye çekmek zorundaydı; ta ki istediği gücü elde edene kadar. Sonra tahtın asıl sahibi olabilecekti ve annesine yaşatılan acının aynısını yaşatma şansını elde edecekti. Ama daha zamanı vardı; asıl önemli olan şimdiki zamandı ve odaklanması gereken daha büyük bir problem vardı. Vampirleri tekrar savaşa ikna etmeliydi. Biliyordu ki hepsi kralın sözünden çıkmaktan çok korkuyordu. Ama hep birlikte kralı tahttan indirebileceğine ikna edebilirse, istediği mevkie ve en büyük düşmanı olan insan oğluna büyük sarsıcı bir darbe vurabilirdi.
Cazip, geri çevirilemeyecek bir fırsattı ve bu fırsatı da kaçırma niyeti yoktu. Derin bir nefes alarak keskin bakışlarını babasına kenetledi. "Herkesin korktuğu kralımız, sana kötü bir haberim var; hükmün sona ermek üzere. Senin yalanlarla kör ettiğin halkın gözleri açıldı artık." Heybetli sesi, karanlığı delerek pür dikkat kesilen kulaklara ulaştı.
Kral, küçümseyici bakışlarını Markus'un üzerinden ayırmadan bir kahkaha kopardı. "Markus Markus sen, kendini gözünde çok büyütüyorsun. Sen aciz umutlar taşıyan bir vampirsin; sadece kralın oğlu olduğun için önemseniyorsun. Ben olmasam sen bir hiçsin." Güçlü ses, karanlığın içerisinde ilerleyerek Markus'un kulağına ulaştı ve beyninin derinliklerinde aynı cümle defalarca yankı yaptı.
Markus, öfkesini ne kadar dizginlemeye çalışsa da içinden kopan bir parça kendisini dışarıya vurmakta ısrarcıydı. Gözlerini sıkıca kapatarak derin ve titrek nefesler aldı; bu sayede kendisini ve öfkesini kontrol etmeyi başardı. Kendinden emin bir şekilde duruşunu dikleştirdi ve gözlerini açtı. Az önceki saatli bomba gibi halinden eser kalmamıştı. Kırmızı gözleri geceyi aydınlatır nitelikte parlıyordu ve kocaman bir gülümseme yüzünde peyda oldu. Dili, sivri vampir dişlerinin arasında adeta dans ediyordu. Güçlü kollarını gökyüzüne kaldırarak herkese sıcak bir gülümseme bahşetti ve ince dudakları aralandı.
"Halkım, seçim size aittir. Şimdiki kralınızın size verdiklerini göz önünde bulundurun, isyanı hatırlayın, yaşadığımız acıları gözlerinizin önüne getirin. Bunun sorumlusunun kim olduğunu hatırlayın." Havadaki elini yere indirerek işaret parmağıyla hedef olarak kralı gösterdi. "Sizi hak etmeyen, kendine bile yetemeyen kralımı mı tercih edeceksiniz, yoksa vampir ırkına gerektiği saygıyı ve değeri verecek, sizi ileriye taşıyacak olan ben mi?" Çatlak ses, kulaklardan içeri sızarak kalplere işledi, bir sarmaşık gibi dolandı.
Kral, sabrının son demlerinde, taş gibi sert ellerini yumruk yaparak sıktı. Parmaklarının kemikleri gerildi, tehditkâr parlayan kızıl gözleri öfkeden büyüdü; her an yerinden fırlayacakmış gibiydiler, bir ateşin parçasını anımsatıyordu. Sıktığı çenesinin ardında gıcırdayan vampir dişleri rahatsız edici bir ses çıkarırken, ses bir anda kesildi. Kral, elini havaya kaldırarak Markus'u işaret etti; tehdit eden bir kudret gibi görünüyordu. "Bu kadar rezillik yeter!" Kralın arkasında, bir ölümü anımsatan karanlığın ardında hareketlenmeler meydana geldi. Önce bir çift, sonra onlarcası karanlığın içinden kırmızı gözler birer birer parlamaya başladı; sanki cehennemin ta kendisi uyanıyor gibiydi.
Karanlık, siyah bir lanet gibi çökmüşken muhafızlar Kral'ın arkasında karanlığı bir ok gibi delercesine ilerlediler. Sessizliğin içinden fırlayan bir gölge gibi görünüyordular. Göz kamaştıran zırhları ay ışığının zayıf parıltısı altında göz alıcı bir hale geldi; ardından hepsi birden ileriye, Markus'a doğru düzenli adımlar atarak geceyi parçalayan o sesleri çıkardılar.
"Kralımız çok yaşa!"
Markus, serin rüzgarı yarıp gelen muhafızlara dikkat kesilmişken, bir anda omuzlarına binen ağırlıkla yere savruldu. Karanlıktan çıkan kollar onu bir gürz gibi parçalayıp geçmişti. Bir inilti çıkarmaya fırsat bulamadan, bileklerine kelepçeler kilitlendi.
Zincirlerin soğuk, birbirine çarpış sesi gecenin derinliklerine doğru yayıldı. Önde duran kralın yüzünde zafer değil, sabırsızlık ve öfkenin karışımı vardı. Ateşi anımsatan parlak kırmızı gözleri halkına kenetlendi. "Halkım, Markus'u duydunuz. Seçiminizi yapın; bilin ki Markus'u seçenler ölümle cezalandırılacak. Ama size sırt dönmeyen kralınıza sadık olmaya devam ederseniz affedileceksiniz," dedi. Sesi buz gibi ve kesindi; söyledikleri beyinlerin ıssız çıkmaz sokaklarında defalarca yankı yaptı.
Vampir halkı, her ne kadar hayvanlar gibi yaşamak istemeseler de bunu bir seçim değil, zorunluluk olarak kabullenmişlerdi. Kral’a karşı gelmek, sadece kesin bir ölümü değil, halkın kökünü kazıyacak bir yıkımı çağırmak demekti. Ölüm bir şey kazandırmayacaktı. Direnmek, cesurca ama boşunaydı. Özgürlük arayışı bekleyebilirdi ama liderlik edecek Markus'a yardım zorunluluk haline gelmişti; sessizlik en büyük cevaptı. Ve böylece, bir zamanlar karanlığın hükümdarları, asil sahipleri olan vampir halkı, gözlerini toprağa indirip sivri dişlerini sakladılar. Kimse konuşmadı. Kimse itiraz etmedi. Geceyi delip geçen içten içe büyüyen öfkenin sessiz yankısıydı.
Vampir halkı derin bir sessizliğe gömüldü. Ama o sessizlik, bir son değil, bir başlangıcın habercisi gibiydi; ancak Markus'un kaderi artık gece kadar karanlıktı.
Markus, çömelmiş bedenlerin sessizliğe gömülüşünün anlamını çok iyi biliyordu. Gözlerini kaldırdığında, halkının tek bir kelime etmeden yere eğdiği başları sessiz bir yemin gibiydi. Bu, fırtına öncesi bir sessizlikti.
O, bu suskunluğun içinde neyin harekete geçtiğini çok iyi biliyordu. Bu, yıllardır bastırılan öfkenin, acının, korkunun ve kırılmış onurun ağırlığıydı. Ve en önemlisi, Markus beyninde kendine karşı gelen zehirli düşüncenin sessizliğin cevabının merkezinde bir isim olduğunu biliyordu. Cevabın adı, babasıydı.
Markus, zincirli bileklerini oynatmadan gözlerini yumdu. Zehirli düşünceler ve öfkenin ortaya çıkardığı karışım beyninde bir fırtına yarattı ve bütün hücrelerinin en derinliklerine kadar öfke ve kin sızdı. İhanetin verdiği derin acı kalbine bir hançer gibi saplandı. Oysaki Markus, halkı için babasından, krallığından, tahtından ve kendi canından bile vaz geçmişken, kendisine verilen karşılık, koca bir ihanetten fazlası değildi. Bu, kaderin bizzat elinden seçtiği bir cellat olmaktı.
Markus’un içindeki öfke, zehir gibi damarlarında dolaşıyordu. Zincirlerin soğukluğu artık onu tutmaya yetmiyordu; kalbindeki ihanetin bir alev gibi tutuşması, kırmızı gözlerine yansıyor ve daha da ürkütücü bir hale geliyordu. Yavaş yavaş bilinci kararıyor, gözleri kana bulanmış bir hayalet gibi parlıyordu.
Ve bir anda, zincirlerin gerginliğiyle birlikte ileriye atıldı; geçmişi, ihaneti paramparça etmek ister gibi. İhanet edenlerin hepsinin kanının son damlasına kadar içmek ve geriye kalan bedenlerini paramparça etmek istiyordu! Gözleri, önünde duran artık özgürlükleri için savaşacağı halkı değil, düşmanlarıydı.
Her biri.
Ama muhafızlar hazırdı. Sert ve eğitilmiş eller, omuzlarını, kollarını bir mengeneye çevirerek kavradı. Markus kıpırdandıkça, demir gibi kaslara çarpıyor, öfkesini bedeninin dışına taşıyamıyordu.
Yine de yılmadı. Keskin yüz hatlarını gökyüzüne çevirdi. Ay, solgun, titrek ışığıyla Markus’a selam verir nitelikteydi; gökyüzünde hafif bir sis belirdi.
Ve Markus, ayın ışığında, tüm karanlığa ve ihanete karşı, boğazından yükselen acı ama kudretli bir kükremeyle gecenin sessizliğini yırttı. O kadar yüksek volümlü bir kükreyişti ki, sis bile bir an için dağıldı.
Sessizlik hâkimiyetini sürdürüyordu. Her şey durgundu; zaman bile nefesini tutmuş gibiydi. Sanki denizin üstü durgun, ama derinlerinde fırtınalar kopuyordu.
Beyinlerde tek bir soru dolanıyordu, bir uğultu gibi, belki de fısıltı, yankılanarak: "Bu sessizlik... Gerçekten sessizlik mi?"
Çünkü herkes farkındaydı; bu sessizlik aslında gerçek değildi. Gölge gibi üzerine sinmişti kalabalığın. Gözler konuşmuyordu ama titriyordu. Nefesler kısaydı, bakışlar kaçaktı.
Ve o sessizliğin arkasında bir şey vardı.
Bir ses. Bu, isyanın sesiydi.
Henüz kimse dile getirememişti belki ama Markus’un kükremesiyle birlikte o ses, bir tohum gibi beyinlere ekildi; vücutlara sarılmış acıya bir panzehir gibi yayıldı.
Karanlık bir can suyu gibi filizlenmeye hazırdı. Ne kadar uzun sürerse sürsün, bir gün sessizliği paramparça edecek o kişi gelecekti.
Kral, etrafını saran sessizliğin kendisini bir kara delik gibi içine çektiğinde, yüzünde hoşnutsuzlukla karışık bir sıkıntı belirdi. Bu kadar sessizlik… Ona itaat değil, huzursuzluk gibi geliyordu. Karanlıkta bir şeylerin kıpırdadığını hissediyordu bir düşüncenin, bir duygunun, belki de bastırılmış bir öfkenin.
Omuzlarını geriye çekerek duruşunu dikleştirdi. Gözleri buz gibi soğuktu.
"Doğru seçimi yaptınız, halkım."
Sesi, geceyi yaran bir bıçak gibi karanlığın içine süzüldü. Her vampirin kulağında yankılandı bu kelimeler; bir emrin değil, bir hatırlatmanın tınısıyla.
Kalabalığın içinde, Carolus’un elleri fark edilmeden titremeye başladı. Çenesini sıkmıştı, dişleri kırılmaya yakındı. Markus’a bakan gözlerinde biriken öfke artık taşmaya yüz tutmuştu. O, yıllardır adaletin ne demek olduğunu kanla öğrenmişti. Ve şimdi kardeşinin acizce zincirlenmesi hem de babası tarafından, kralın dudaklarından dökülen o küstah kelimelerle içindeki öfkeyi körüklüyor nitelikteydi.
Carolus’un içindeki öfke… Kontrolsüzdü. Ve eğer şimdi dizginlemezse Öfkenin cezası ölümdü. Ama bazen ölümden beteri de vardı ve kral bunu nasıl yapacagını çok iyi biliyordu.
Ve Markus... Onun için öfkeyle yapılan bir hareket, sadece zincirleri sıkılaştırmaktan başka bir işe yaramazdı.
Carolus gözlerini kapattı, bir anlığına tüm kaslarını serbest bıraktı. Derin bir nefes aldı.
Bunu şimdi yapamazdı.
Henüz değil.
Ama içindeki yangın sönmedi.
Sadece beklemeyi öğrendi.
Markus, Carolus’un bedenine sinsi bir yılan gibi dolanan öfkeyi hemen fark etti. Sanki bir zehirdi. Hava birden kurşun gibi ağırlaştı; rüzgar, bir anlığına nefesini tutmuş gibiydi; uğultusu, gerginliğin içinde akarak geçti.
Carolus'un volkan gibi öfke püsküren bakışları kralın üzerinde sabitlenmişti ama üçüncü bir gözü daha vardı. Görünmeyen ama hissedilen bir göz gibiydi ve o göz tam da Markus'taydı. Carilus yavaşça bakışlarını kraldan ayırarak doğrudan Markus’un gözlerine kenetlendi. Ve o anda, Markus’un olumsuzca salladığı başını gördü.
Sıradan bir hareket gibi görünüyordu dışarıdan. Ama Carolus için, o tek hareketin içinde bin anlam vardı. O baş sallayışta, acı dolu bir asır, bir candan arkadaş, bir ihanetin suskunluğu, intikama susamış bir yürek ve belki de her şeyden önemlisi... umut kırıntısı taşıyan bir fedakârlık vardı.
Markus, onun durması için yalvarmıyordu, hayır. O baş hareketi, "Şimdi değil," diyordu.
"Benim için, bir günün bedelini bugün ödeme."
"Zamanı geldiğinde başlayacağız." demekti.
Carolus derin bir nefes aldı. Yumruk yaptığı ellerini yavaşça açtı. Tırnaklarının avuç içlerinde açtığı izleri hissediyordu. Öfkesini kontrol etmeliydi ama Markus'un bileklerindeki zincirlere kayan bakışları boğazını tırmalama hissine neden oldu; o zincirler bir tek Markus'un bileklerine değin, kendisinin de ruhuna vurmak gibiydi.
Kendisi için değilse bile... Markus için yapmak zorundaydı. Çünkü bazen gerçek güç, saldırmakta değil... Sabırla zamanı beklemekteydi.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.