Kralın volkan gibi öfke püsküren bakışları, bir an bile Markus'tan ayrılmadı. Gözleri, derinliklerinden lav gibi kaynayan bir kinle yanıyor, her bakışıyla Markus’un göğsüne görünmez hançerler saplıyordu. O an, karanlığın tüm sessizliği bu bakışların ağırlığıyla yankılandı. Kral, başını yavaşça muhafızlara doğru çevirdi.
Sessizlik içinde gerçekleşen bu küçük hareket, bir haykırıştan daha çok emir barındırıyordu. Başını zarif ama sert bir hareketle kaleye doğru çevirdi. Gözlerinde kelimelere ihtiyaç bırakmayan bir kudret vardı. Muhafızlar ise, sanki kralın zihnine bağlıymışçasına, aynı anda harekete geçtiler. Çelik tabanlı çizmeleri taş zemine her bastığında yankılanan metalik sesler, adeta yaklaşmakta olan kaderin tokmak sesleriydi.
Zemine vurdukça yankılanan sesler, gecenin karanlığında titreşerek gerginliği iliklere kadar işledi. Her adımda, toprağın bile titrediği hissediliyordu. Markus, kalbinin ritmini yitirmiş gibi hissetti. Bir şey, derinlerde, çok eski bir şey uyanıyordu. Soğuk, derisinin altına sızmış, kemiklerine kadar inmişti. Ama bu yalnızca rüzgârın esintisi değildi; bu, bekleyen bir lanetin nefesiydi. Varlığını sarmalayan sessizlik, kulaklarında uğuldayan sinsi fısıltılara karışıyor; bilinçaltının derinliklerinden yankılanan uğursuz sesler, zihnine sinsice nüfuz ediyordu.
Her biri farklı bir dilde, aynı karanlık anlamı taşıyor gibiydi. “Kaçamazsın... Burası senin sonun... Taht seni yutacak..." Gecenin içinde birer karanlık yankı gibi ilerlemeye başladılar. Gökyüzü kara bir perde gibi çökmüş, yıldızlar bile parlamayı reddetmişti. Hava, sanki kurbanın son nefesini tutuyormuş gibi ağırlaşmıştı. Markus yürümeye devam etti ama adımları daha temkinli, daha sessizdi şimdi. Her ilerleyişinde sanki toprağın altındaki kadim ruhlar uyanıyor, ayaklarının altında fısıldaşıyordu. Ve artık beklenen sona gelmişlerdi.
Buğulu gözü kaleye çevirdi.
Burası bir zamanlar onun düşlerine ev sahipliği yapmıştı. O taşa oyulmuş ihtişamlı kuleler, sivri kemerler, burçlar… Bir zamanlar kral olmanın eşiğinde, zafer hayalleriyle dolup taştığı yerdi. Fakat şimdi, o taş bedenli kale, geçmişin bir hayaleti gibi karşısında yükseliyordu. Yüzeyine sinmiş soğukluk, Markus'un içini bıçak gibi keserken; bir zamanlar güven duyduğu bu yer artık bir sığınaktan çok, bir zindanı andırıyordu.
Donuk bakışları kale duvarlarına kenetlendi. O duvarlar, her bir taşında yüzlerce yılın kanını, çığlığını, ihaneti taşıyordu. Ve şimdi, onun kaderi de bu soğuk duvarların içine işlenmeye hazırlanıyordu.
Bir adım attı.
Ardından bir diğeri.
Her adımı, geçmişin bir izini gömüyor gibiydi. Markus, muhafızların ardından yavaşça ilerledi. Çevresini saran sessizlikte, sadece ayak sesleri geceye işliyorken, karanlığın içinde zaman durmuş gibi hissediliyordu. Ay, bulutların arasından zayıf ve titrek ışığını bahşederken, kaleye giden yol boyunca yalnızca taşların ve sessizliğin yoldaşlığı vardı.
Kaleye biraz daha yaklaştıklarında, eski bir hatıra gibi zihninde bir görüntü belirdi: Yıllar önce, bu kapılardan ilk kez geçerken yanında babası vardı. Başının dik, gözlerinin parlak olduğu o gün… Tahta yürümeye hazırlanan bir prensti. Şimdi ise aynı kapının önünde, yorgun ama ayakta kalmaya yeminli bir adam olarak duruyordu. Ve artık içeri girmek, o ihtişamlı hayalin değil, kâbusun bir parçasıydı.
Soğuk taş koridorlar göz kırpmadan bekliyordu. Onlara her yaklaştığında, Markus’un içindeki sıkıntı zehirli bir sarmaşık gibi bedenine dolanarak boğuyordu; sanki görünmeyen bir varlık kalbinin üzerine yük bindiriyordu. Koridorlardan esen rüzgâr, bir zamanlar burada atılan çığlıkların yankısı gibi kulaklarına çarpıyordu. Her bir taş bloğun ardında bir sır, her karanlık kıvrımın içinde bir lanet gizli gibiydi. Karanlık, gözlerinde şekil değiştirdi. Gözlerinin önünden silik silik geçmişin gölgeleri geçti: bağıranlar, yakaranlar, yemin edenler ve ihanete uğrayanlar… Hepsi bu duvarlara hapsolmuştu. Ve şimdi, onlara bir yenisi daha eklenecekti. Dudaklarının kenarına belirsiz bir titreme yerleşti. Sırtındaki yük ağırdı ama omuzları hâlâ dikti. Gözleri, buz gibi taşlara rağmen içten içe yanan bir ateşi saklıyordu.
Artık biliyordu. Kaleye geliş sebebi bir ziyaret değildi. Bu, gölgelerin onu geri çağırışıydı. Kral olarak gireceği kaleden artık soğuk taş duvarların arasında sonunun ne olacağını düşünerek girmek üzereydi.
Soğuk kale kapısı, derinlerden gelen bir inilti gibi ağır ağır aralandı. Demir menteşelerinden yükselen o rahatsız edici gıcırtı, adeta geçmişin çığlıklarını yeniden uyandırıyor, taş duvarlarda yankılanarak kulakları tırmalıyordu. İçeriye sızan solgun ay ışığı, kapıdan süzülen tozla birleşerek hayaletimsi şekiller yaratıyor; bir zamanlar burada yaşamış, şimdi ise yalnızca anılarda sürünen ruhların sessiz ayak sesleri gibi geziniyordu.
Markus’un adımları, koca salonun zeminine çarptıkça yankı yapıyor, her tınısı boşluğa çarpıp çirkin bir uğultuya dönüşüyordu. Ama bu adımlar onun iradesine ait değildi. Bileklerinden kavranmış, kalın zırhlar giymiş iki muhafız tarafından ileriye doğru sürükleniyordu. Muhafızların elleri demir kadar sert, kararlılıkları taştan daha katıydı. Markus’un güçlü bedenini zorlanmadan taşıyorlardı ama yine de onu bir savaş ganimeti gibi sürüklüyorlardı.
Gümüşten dövülmüş kelepçeler, bileklerine hiç acımadan gömülmüş, etini lime lime etmişti. Her adımda kelepçeler, derisine daha derin izler bırakıyor; taze kan, sıcaklığını henüz kaybetmeden kollarından süzülerek taş zemine damlıyordu. O damlalar, yüzyıllar boyunca kana doyurulmuş bu kalenin susuz taşlarına yeni bir lezzet sunar gibiydi. Zemin, bu kana saygı duruşunda bulunurcasına kırmızıya bulanıyordu.
Markus'un gözleri karanlığa alışmıştı ama zihni hâlâ uğultularla doluydu. Sanki kale, her taşında bir fısıltı tutuyordu. "Yine biri geldi... Bir diğeri... Kan... Kehanet..." Kimi zaman bir kadın sesi, kimi zaman bir çocuğun ağlaması gibi gelen bu uğursuz sesler, zihnini parçalıyordu. Bütün bunlara rağmen duruşu dimdikti. Acıya alışkın bir savaşçı gibi kaşları çatmış, dişleri sımsıkıydı. Yine de gözlerindeki öfke… Gözlerindeki kırgınlık… Bambaşkaydı. Her bir adımda sadece vücudu değil, geçmişi de taşınır gibiydi. O tahta yürüyen genç Markus yoktu artık. Yerini zincire vurulmuş ama ruhu hâlâ özgür olan bir karanlık doğmuştu.
Muhafızlardan biri, Markus’un bileğinden sarkan kana gözlerini dikti. Boğazındaki damarlar hafifçe kabardı. Bir an duraksadı. Diğer muhafız fark etti ve hemen bir bakış attı. Sessiz bir uyarıydı bu: "Hayır. Şimdi değil." Çünkü Markus’un kanı, öyle sıradan bir vampirin kanı değildi. Onun kanı üstündü… Kudretliydi… Kokusu, en kadim arzuları bile harekete geçirecek kadar büyüleyiciydi. Eğer bu muhafızlar tam eğitimli, zihinsel kontrollerini ölümcül disiplinle beslemiş olmasalardı, şimdiye kadar Markus'un boynuna eğilmiş ve kanının son damlasına kadar içmiş olurlardı. Koridor ilerledikçe duvarlardaki meşaleler cılız alevlerle titriyordu.
Alevlerin dansı, Markus’un gölgesini duvarlara uzatıyor, devasa ve şekilsiz bir siluete dönüştürüyordu. Sanki onun karanlık ruhu, bedeninden ayrılmış da kaleye benden önce ulaşmıştı. Her köşede, her kıvrımda onu bekleyen bir karanlık vardı. Zemin, kanıyla bulanıyor, ardında ince bir iz bırakıyordu. Bir yol gibi… Bir kehanet gibi… Sanki bu kan izleri gelecekte olacakların mürekkebiydi. Her damla, sessiz bir yemin gibi süzülerek düşüyordu. Ve kale, her adımda Markus’u daha da yutuyordu. Bir çukur gibi... Bir mezar gibi... Ama o mezar, bir dirilişe de ev sahipliği yapabilirdi.
Soğuk kale duvarları, bedenine sinsi bir yılan gibi dolanırken iliklerine kadar işliyordu. Her taş, geçmişin acılarını fısıldayan eski bir anı gibi soluyordu; karanlık, nefes alıyor gibiydi. Koridorun sonunda, eski zamanlardan kalma paslı bir halka gibi yere gömülmüş bir demir kapak gıcırtıyla aralandı. Ardında, loş meşalelerin aydınlatamadığı spiral bir taş merdiven gözler önüne serildi. Merdiven, kalenin bir kat daha altına iniyor; yerin bağrına uzanan boğuk bir yol gibi karanlığa sürükleniyordu.
İki muhafız, Markus’un kollarını daha sıkı kavradı. Kolları zaten kan içindeydi; gümüş kelepçeler derisini yırtmış, damarlarına kadar işlemişti. Fakat ne o acıya sızlandı ne de tökezledi. Gözleri karanlığa dikilmişti; sanki aşağıda onu ne bekliyorsa, onunla yüzleşmeye hazırdı. Muhafızlar, hiç konuşmadan Markus’u basamaklara doğru yönlendirdiler. Temkinli, ağır adımlarla inmeye başladılar. Her taş basamak, Markus’u yerin biraz daha dibine çekiyor gibiydi. Her adım, geçmişteki bir pişmanlığı, bir ihaneti ya da bir kaybı yankılıyor gibiydi.
Duvarlar daraldı, hava yoğunlaştı; nefes almak bile zorlaşmıştı artık. Boğucu bir sessizlik çökmüştü üzerlerine; yalnızca ayak sesleri ve Markus’un bileğinden süzülen kan damlalarının yankısı eşlik ediyordu karanlığa.
Merdivenler nihayet sona erdiğinde, karşılarına çıkan manzara, içini buz gibi bir kasvetle doldurdu. Parmaklıklarla çevrili, ıssız, taş zeminli bir zindan belirmişti gözlerinin önünde. Demir parmaklıklar öyle soğuktu ki, onlara dokunacak herhangi bir elin anında çatlayıp kanayacağına şüphe yoktu. Zindanın derinliklerinden gelen küf kokusu, ölümün nefesi gibiydi. Bu yer, unutulmuşların mezarıydı. Ve şimdi Markus’un yeni hapishanesi olacaktı. Tam o anda, Markus başını hafifçe çevirdi ve bakışlarını muhafızların üzerinde gezdirdi. Yılların yükünü taşımaya alışkın, ruhsuz ifadeli yüzlerden biri ona dönüp bile bakmazken, aralarındaki en genç muhafız duraksadı. Gözleri, Markus’un kan gibi kırmızı, yoğun ve derin bakan gözlerine takıldı. Genç muhafızın yüzünde anlık bir hayranlık, neredeyse büyülenmiş gibi bir ifade belirdi.
Sanki Markus’un gözlerinde sadece bir mahkûm değil, tarihin kanla yazılmış kaderini değiştirecek biri olduğunu hissetmişti. Belki de korkuyordu… Ya da belki içten içe, bu karanlık adamın yeniden yükseleceğini biliyordu.
Markus o anda hafifçe eğildi; nemli saç telleri alnına düştü. Gözlerini bir anlığına o genç muhafıza dikti. Sessiz ama kudretli bir bakıştı bu. Konuşmadan fısıldayan bir tehdit, bir kehanet gibiydi: "Vücudumun her kısmına zincir vurabilirsiniz ama düşüncelerime asla."
Ve sonra hiçbir şey söylemeden başını çevirdi.
Genç muhafızın zihninde yankılanan düşünceler, kalp atışlarıyla yarış halindeydi. Ailesinin şerefini, krala olan bağlılığını temsil eden bu kutsal görev...
Fakat tüm bu sadakatin altında gizlice filizlenen bir şüphe vardı: "Ya Markus haklıysa?" Bu düşünce, gece olup yıldızlar göründüğünde bile içini karartan bir gölge gibiydi. Her geçen dakika, zihninin derinliklerinde çalar saat gibi yeniden ve yeniden çınlıyordu; sabrı, inancı, sadakati her çınlamayla biraz daha çatlıyordu.
Zindanın önünde diğer muhafızlarla birlikte durdu. Markus, bir çöp gibi taş zeminli hücreye itilmiş, demir parmaklıklar hızla kapanmıştı. Gümüş kelepçelerin çıkardığı boğuk ses, sanki yeryüzündeki her canlıyı susturan bir mühür gibiydi. O an, Markus tek kelime etmese de genç muhafız onun bakışlarının ruhuna işlediğini hissetti. İçini titreten bir sessizlik çökmüştü.
Diğer muhafızlardan biri, hücre kapısını iyice kilitleyip kontrol ettikten sonra merdivenlere yöneldi. Ayak sesleri yankılanırken, genç muhafız gözlerini Markus’tan ayıramıyordu. Kalbindeki fısıltılar, şimdi birer çığlığa dönüşüyordu. Aniden, yüzüne sahte bir kararsızlık yerleştirip sesi kısıp fısıldarcasına, "Galiba eşyamı unuttum, hemen alıp gelirim," dedi.
Diğer muhafızlar, bu tuhaf bahaneye rağmen başlarıyla onayladılar. Alışkınlardı bu tür gençlik heyecanlarına, bu yüzden önemsemediler bile. İçlerinden biri, kalın sesiyle yanındakine dönerek alaycı bir gülümsemeyle, "Bu gençlerin hali ne olacak böyle?" dedi. İkisi birlikte taş merdivenlerden yukarı tırmanırken, kahkahaları soğuk taş duvarlarda yankılandı. Fakat genç muhafız yerinden kıpırdamadı. Parmaklıkların hemen birkaç adım önünde durdu, gözleri Markus'un hareketsiz bedenine kilitlenmişti.
Markus, zindanın en karanlık köşesine yaslanmış, başını duvara dayamıştı. Kırmızı gözleri kısık bir parıltıyla karanlıkta parıldıyordu; hâlâ bekliyordu. Sanki o genç muhafızın ağzından dökülecek itirafı biliyor, zamanı geldiğinde suskunluğunu kana bulayacak sözleri hazırlıyordu.
Zaman durmuş gibiydi. Her şey ağırlaşmış, soğumuştu. Genç muhafızın boğazı kurudu, yutkundu. Bir karar vermesi gerekiyordu. Ve bu karar, sadece kendi hayatını değil, bütün vampir halkının kaderini değiştirebilirdi.
Diğer muhafızların ayak sesleri soğuk taş merdivenlerde yankılandıkça, genç olan arkasını dönmüş, gölgelerin içine sinmişti. Nefesini tutmuştu, kalp atışları kulaklarını dövüyordu. Sessizlik çöktüğünde, ürkek ama kararlı adımlarla geri döndü. Parmak uçlarında bastığı zeminin her çatlağı, her taşın kenarı sanki ona "geri dön" diye fısıldıyordu. Ama dönmedi. Karanlığın içinde, Markus’un bulunduğu zindana ilerledi. Her adımı, boğazına düğümlenen korkusunu biraz daha büyütüyordu. Zindan karanlığın içindeydi; tıpkı fırtına öncesi gökyüzü gibi uğursuz ve beklentiyle yüklüydü.
Zindanın köşesine vardığında, birkaç adım geride durdu. Markus hareketsizdi; zincirlenmiş bir heykel gibi. Başını öne eğmiş, sessizdi. Ama sessizliği huzur değil, fırtına öncesi uğursuz bir bekleyiş gibi geliyordu. Genç muhafız yutkundu. Sanki adını unutur gibiydi. Gözleri Markus’a takıldı; gümüş zincirlerin cılız ışıkta hafifçe parlayışı, bileklerinden süzülen kana karışıyor, zemine koyu lekeler olarak damlıyordu. Birkaç saniye daha bekledi. Belki de geri dönmek için bir bahanesi olsun diye… Ama işte o anda Markus konuştu.
"Neyi bekliyorsun?"
Sesi öyle derindi ki, zindanın taş duvarları çatırdayacak sandı. Genç muhafız irkildi. O ses yalnızca kulaklarını değil, ruhunun en derin çatlaklarını da paramparça etti. Soğuk havayı kesen o karanlık tonda bir öfke vardı; çürümüş bir medeniyetin ağırlığı kadar ezici.
"Beni bu hâlde görmek... Keyif mi veriyor, yoksa?"
Son hecesiyle birlikte yerinden fırladı; zincirleri zangırdayarak gerildi. Soğuk demir parmaklıklar, Markus’un öfkesiyle adeta inledi. Parmakları demirlere öyle bir yapıştı ki, genç muhafız parmaklıkların kırılacağından korktu ve birkaç adım geri sıçradı.
Markus’un gözleri… Karanlıkla boyanmıştı sanki. İçinde bastırılmış bir öfke değil, yüzlerce yılın açlığı, ihaneti, kaybı ve laneti parlıyordu. Her bakışı, genç muhafızın zihninde bir haykırış gibi yankılanıyordu.
"Sen kim olduğunu bile bilmeyen bir çocuksun," dedi Markus, boğuk ve hırçın bir sesle. "Ama ben... O gözlerle bir halkı yaktım." Sesi bir kükreyişi anımsatırken...
Zincirler yeniden gerildi. Gümüş, Markus’un derisine daha da gömüldü. Kan, taş zemine damlamaya devam ediyordu. Ama Markus'un bakışları tek bir noktada, tek bir kişideydi: o genç muhafızda.
Genç adamın aklında çığlıklar yükseliyordu. "Neden buradayım? Markus neden hâlâ bu kadar güçlü? Neden... Neden söyledikleri bana doğruymuş gibi geliyor?"
Markus’un sesi yeniden duyuldu, ama bu kez bir fısıltıydı; daha da korkunçtu.
"Biliyor musun muhafız... Zincir dediğin şey yalnızca metal değildir. Asıl zincir... İnançtır. Ve senin inancın çatırdamaya başladı."
Genç muhafız gözlerini kaçırmak istedi. Ama kaçamadı. Sanki Markus, bakışlarıyla zihninin en kuytu köşelerine sızıyordu. Yıllardır kralın doğrularıyla büyümüştü; sadakat, itaat, emret ve uygula. Ama şimdi, bu zindanda zincirlenmiş bir adam, tüm o doğruları yerle bir edecek bir kıvılcım yakmıştı içindeki boşlukta.
Markus, demirlere yapışmış elleriyle öne eğildi; adeta demiri parmaklarıyla parçalayacak gibiydi. Sesi, artık bir fısıltı değildi. Bir kehanet gibiydi:
"Söyle bana… Zincir gerçekten hangimizin boynunda, muhafız? Senin mi… Yoksa benim mi?"
Zindan sessizliğe gömüldü. Sadece Markus’un kanının damlama sesi duyuluyordu. Genç muhafızın yüreği, o damlalarla birlikte ağırlaşıyordu. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Çünkü korkunç olan Markus’un gücü değildi.
Korkunç olan… Haklı olma ihtimaliydi.
Genç muhafız, Markus’un öfkesinin bedenine nüfuz ettiğini hissederken istemsizce birkaç adım geri çekildi. Soluk alıp verişi hızlandı, göz bebekleri büyüdü. Markus’un gözlerindeki öfke ve karanlık, ruhunun en derinlerine kadar işliyordu. Kalbinin gırtlağında attığını hissetti ama bu öfkenin içinde boğulmayı reddetti. Nefesini zor da olsa dengeledi. Fakat ne korkusu ne de çekincesi onu durdurabildi. Kısa bir tereddüdün ardından, ellerini yumruk yaptı, sağ elini zırhının tam ortasına, kalbinin üzerine sertçe vurdu.
Boğuk bir metalik ses, zindanın sessizliğinde yankılandı. Ardından başını hafifçe öne eğdi; bu bir teslimiyet değil, bir saygı işaretiydi. "Sizinle alay etmek gibi bir niyetim yok, efendim," dedi çekingen ama kelimeleri netti. "Ben sadece yeminimi yerine getiriyorum." Markus, gözlerini onun üzerinden ayırmadan bir adım geri çekildi. Ellerini demir parmaklıklardan çekti, ağır bir yorgunlukla değil, dikkat kesilmiş bir avcı gibi.
Parmaklarının ucunda hâlâ metalin soğuk izi vardı. Kaslarının arasında biriken öfke, yerini sessiz bir meraka bırakmaya başlamıştı. Gözlerini genç muhafızın yüzünde sabitledi; dudaklarının kıvrımına, titreyen göz kapaklarına, yüzündeki içsel savaşın izlerine kadar her şeyi okuyordu. Dudaklarını araladı ve derin karanlık bir merakla, tehditkâr bir sessizlikle sordu:
"Ne yemini?"
Genç muhafız bir an duraksadı ve yutkundu. Nefesi içinde hapsoldu. O an zaman yavaşladı sanki. İçinde taşıdığı korku, şüphe ve inanç birbirine karıştı. Gözlerini kapatıp içindeki korkunun yerini tuhaf bir bağlılık aldı. Ardından, gözlerinin içindeki tereddüdü geride bırakır gibi, doğrudan Markus’a baktı. Dudaklarının kenarında, istemsizce beliren bir gülümseme vardı.
"Ben... krala sadakat yemini ettim."
Sözleri netti ama içinde bir çatlak barındırıyordu. Tam da Markus’un dikkatini çekecek türden bir çatlak. Devam etti genç muhafız. Sesi artık daha durgundu; korkuyla değil, bir içtenlikle doluydu. "Ve siz…" Dedi, duraksadı. Gözlerinde parlayan şey korku değil, inançtı artık. "Siz de ilerideki geleceğin kralısınız. Size hizmet etmekten onur duyarım."
Zindanın içindeki soğuk bir anlığına kırıldı. Markus’un yüzünde herhangi bir gülümseme belirmedi ama gözlerinde bir şey değişti. Parlak ve derin kan kırmızı gözleri, genç muhafızın ruhunu okurcasına sabitlendi. İçinde yılların birikimiyle gelen acı, ihanet ve savaş vardı ama aynı zamanda bir inanç parıltısı... Bir kıvılcım.
Markus, bu kıvılcımı görmüştü. Bir kralın gözleri böyle bakardı işte; zincirlenmiş olsa da hâlâ hükmeden, düşse bile arkasından kalkacak bir halk olduğunu bilen bir kral gibi. Ve Markus, zindanın taş zeminine bir adım daha yaklaştı. Kırmızı gözlerinde geleceğe dair bir umut yeşerdi.
Kendisi parmaklıkların ardında olsa bile, özgürlüğe aç halkı asla durmayacaktı.
Genç muhafızın nefesi kesildi. Kalbi yeniden hızlandı ama bu kez korkudan değil, bir inançtan… Belki de doğmakta olan bir davadan. Birkaç saniye durdu, sonra başını öne eğerek ağır adımlarla geri çekildi.
Umut verici sessizliğin ardından, taş duvarlarda yankılanan metalik ayak sesleri koridorun karanlığını yardı. Her adım, buz gibi havayı titretiyor, soğuk taşlara birer uyarı gibi çarpıyordu. Karanlık, derin bir nefes almış gibiydi o an. Birden, yukarıdan gelen sert bir ses yankılandı: “Aldon! Nerede kaldın? Çabuk ol, kral acilen toplanmamızı emretti!”
Sözler, kalenin taş göğsüne çarpıp Markus’un zindanı önünde yankılandı. Genç muhafız Aldon irkildi. Bir an tüm varlığı dondu. Gözleri hızla Markus’unkilerle buluştu. Markus’un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi ama bu sıradan bir tebessüm değildi. İçinde geçmişin kanı, geleceğin ihtişamı ve bugünün acısı saklıydı.
“Demek adın Aldon...” Sesi derinden, göğsünden kopan ağır bir uğultu gibi yankılandı. Tüm hücrelere işleyen, karanlıkta yankılanan bir hakikatti bu. Aldon’un göz bebekleri büyüdü. Markus’un dudaklarından kendi ismini duymak, onun içinde kelimelere sığmayan bir kıvılcımı tutuşturdu.
Tüm bedeni hafifçe titredi. Soğukta değildi bu titreme; hayranlık ve onurun damarlarına karışmasındandı.
Bir zamanlar vampir halkının lideri olan o efsanevi figür, zincirlenmiş olmasına rağmen hâlâ kudretliydi. Aldon’un gözünde, Markus sadece bir tutuklu değil, uğruna savaşılacak bir dava, bir inançtı. “Ben…” Diye fısıldadı Aldon ama kelimeler boğazına takıldı. Markus, onun sözünü kesmeden sadece gözleriyle cevap verdi. Duruşunda hâlâ bir kralın asaleti, omuzlarında geçmişin yükü ve gözlerinde devrim ateşi vardı.
Başını yavaşça merdivenlere doğru çevirdi, sonra tekrar Aldon’a döndü. “Git.” dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı ama içinde gizli bir buyurganlık vardı. “Başını derde sokma.” Bir anlık sessizlik... Sonra Markus’un sesi, soğuk taşları yeniden titretti.
“Ama unutma…” Sözleri parmaklıkların arasından sızıp Aldon’un yüreğine ulaştı. “Yükselişimiz yakın. İnsanlarla savaş çıkması an meselesi. O gün geldiğinde sadık askerlere ihtiyacımız olacak. Bizi anlayanlara... Bizi tanıyanlara...”
Aldon’un içinde bastırdığı bütün hisler gün yüzüne çıktı. Artık sadece bir muhafız değil, büyük bir uyanışın ilk kıvılcımı olabileceğini hissetti. Markus’un sesi, bir liderin çağrısıydı ve bu çağrı, bir askerin kaderini değiştirebilirdi.
Derin bir nefes aldı. Sağ elini yumruk yapıp zırhına vurdu; yankılanan metalik ses, zindanın duvarlarında onurlu bir yemin gibi çınladı. “Emredersiniz, efendim.” dedi, gözleri parıldıyordu. Ardından bir selam verdi bu kez korkudan değil, kalpten gelen bir bağlılıktı bu.
Koşar adımlarla merdivenlere yöneldi. Gövdesi gitse de aklı hâlâ Markus’un sözlerinde asılı kalmıştı. O an Aldon, sadece görevine değil, kalbini de bir lidere adamıştı. Arkasında kalan zindanda, Markus dimdik ayaktaydı. Bileklerini kan içinde bırakan kelepçeler parlıyordu ama onun gözlerinde zincir yoktu. Gözlerinde yalnızca kıvılcımı atılmış bir devrim, yeniden doğacak bir krallık vardı.
Ve karanlık kale koridorlarında, sessizlik yeniden çöktü ama bu kez umutla yoğrulmuş bir sessizlikti.
Aldon, merdivenlerin sonuna ulaştığında hızla döndüğü köşede, aniden aşağı inen başka bir muhafızla çarpıştı. İki zırhlı bedenin çarpışmasıyla çıkan keskin metalik ses, taş duvarlar arasında yankılandı. Aldon geri sendeledi ve sol omzunda bir ağrı hissetti. Karşısındaki muhafız hemen kendini toparladı; bakışları buz gibi ve öfke yüklüydü.
"Ahmak!" diye tısladı. "Senin gibi beceriksizleri muhafız yaptıklarına hâlâ inanamıyorum. Böyle dikkatsizlikle bir gün yanlış kişiyi serbest bırakacaksın."
Aldon, gözlerini yere indirdi, dişlerini sıktı ama sesindeki öfkeyi bastırmayı başardı. "Özür dilerim, efendim," dedi. "Tamamen benim hatam."
Muhafız sertçe omzunu iterek yoluna devam etti. Ardında ağır bir gerilim bıraktı. Aldon, birkaç saniye yerinden kıpırdayamadı. Omzundaki sızı hâlâ geçmemişti ama daha ağır olan, içinde duyduğu ezilme hissiydi. Her ne kadar genç ve tecrübesiz olsa da, bugüne kadar görevini titizlikle yerine getirmişti. Fakat bu kalede, en küçük hata bile sorgusuz cezalandırılabilirdi. Özellikle de Markus gibi biriyle temas kurduysan.
Derin bir nefes aldı ve duruşunu düzeltti. Ardından hızla yürüyerek toplanma salonuna ulaştı. Koridorun taş duvarları boyunca ilerlerken, adımlarının sesi diğer muhafızların ayak sesleriyle birleşip sert, düzenli bir ritim oluşturdu. Salona vardığında, muhafızlar sıraya dizilmiş, sessizce komutanlarını bekliyorlardı. Aldon, dikkat çekmeden aralarına karıştı; sanki başından beri oradaymış gibi davranarak.
Zırhların gıcırdayan sesleri dışında, salonda çıt çıkmıyordu. Hava kalın ve ağırdı. Herkesin yüzünde hafif bir gerginlik, gözlerde ise alışılmışın dışında bir dikkat vardı. Bu gece sıradan bir toplanma değildi. Bunu herkes hissediyordu.
Ve sonunda, ağır adımlar duyuldu. Kapıdan içeriye doğru ilerleyen siyah pelerinli siluet, salonu susturdu. Kral belirmişti.
Kralın varlığı, bütün salonu bir anda dize getirdi. Uzun boyu, yere değen işlemeli pelerini, karanlık zırhının üstüne serilmiş koyu kırmızı kuşak, onun yalnızca bir yönetici değil; bir otorite, bir emir, bir gerçek olduğunu hatırlatıyordu. Bakışlarını sıra sıra muhafızların üzerinde gezdirdiğinde, herkesin nefesi kısılmış gibiydi.
Kralın tok ve ölçülü sesi, geniş taş salonun ortasında yankılandı.
“Kalemizin etrafında hareketlilik arttı. Halk arasında huzursuzluk var. Bazıları, içerdekilere kulak vermeye başladı. Bu bizim için en büyük zayıflık.”
Sözleri doğrudan bir tehdit gibi değildi ama içinde sessiz bir öfke barındırıyordu.
“Bu yüzden nöbetler arttırılacak. Geçişler izinsiz yapılamayacak. Komutanlarınız size detayları iletecek. Bir kez daha hatırlatıyorum…” Burada durdu, gözleri bir an Aldon’un üzerinde gezindi, sonra devam etti “Görevini aksatan, sadakatini sorgulatır. Sadakati zayıf olan, düşmanla birdir.”
Aldon, bakışlarını kaçırmadan kralı izledi. Kalbinde çarpıntı vardı. Markus’un söyledikleri zihninde dönmeye başlamıştı. “Yükselişimiz yakın… Sadık askerlere ihtiyacımız var…”
İçinde iki taraf arasında gerilen görünmez bir ip gibi, sadakat ve inanç birbirine düğümleniyordu. Kralın sözleri bir tarafı sıkıca bağlarken, Markus’un cümleleri diğer tarafı çekiştiriyor, dengesi bozuluyordu.
Kral son cümlesini söylediğinde, bütün muhafızlar bir ağızdan çelik yumruklarını zırhlarının göğsüne indirdi. Gür ve yankılı bir ses salonu doldurdu. Ardından kral tek bir hareketle yumruğunu kaldırdı. Herkes, başlarını aynı anda öne eğdi. Sanki salon birdenbire boşalmış gibi sessizliğe büründü.
Kral geri dönerken adımları hâlâ ağırdı. Salondan çıkarken arkasında sadece buyruğunu değil, görünmeyen bir baskıyı da bırakmıştı.
Aldon başını hafifçe kaldırdı. Sıra arkadaşlarının duruşları ne kadar kusursuz olursa olsun, gözlerde hâlâ hafif bir endişe vardı. Herkes bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissediyordu.
Ve Aldon, ne yapacağını bilmese de bir şeyden emindi.
Markus haklıysa… Bu sessizlik çok uzun sürmeyecekti.
#1191 en Fantasía
#677 en Personajes sobrenaturales
#1685 en Otros
#307 en Acción
Editado: 23.01.2026