Gökyüzü inlercesine solgun, puslu bir hayalet gibi bulutların arasında, sanki kalın bir örtüyle kaplanmış karanlığın pençesinin esareti altında donuk bir tablo gibi uzanıyordu. Ay, karanlığın içinde neredeyse yok olmuştu; ama yine de o soğuk ve yorgun geceye inatla, zindanın demir parmaklıkları arasındaki küçücük pencereden usulca süzülüyordu.
Zar zor içeri giriyor, o soğuk ve yorgun geceye inat, zindanın demir parmaklıkları arasındaki küçücük pencereden içeriye süzülerek varlığıyla sadece donuk bir umut kırıntısı gibi duruyordu. Işığı ince, titrek bir nefes gibiydi. Bu ışık, ne sıcaklık ne de teselli vaat ediyordu. Sadece, soğuk hücrenin içindeki ağır sessizliği hafifçe delerken, bir yandan da var olan karanlığı daha da derinleştiren hüzünlü bir lütuftu.
Sanki sadece oradaydı...
Soğuk ve acımasız bir armağan gibi.
Markus ise o ışığın altında değil, büsbütün karanlığın içindeydi. Üzerine çöken karanlık, ay ışığından çok daha acımasız ve ölümcüldü.
Başını buz gibi nemli çatlak taş duvarlara yaslamıştı. O taşların soğukluğu, sanki bedenine işlemiş, kemiklerine kadar inmişti; sanki zindanın içinde yalnızca fiziksel değil, ruhsal da bir hapishane kurmuş gibiydi. Başını sertçe ileriye doğru fırlattı, dudakları sıkıldı, dişleri birbirine kenetlendi ve acı veren bir ses çıkardı. Tekrar, tekrar… Her seferinde taş duvarla buluşuyor, kafasının her çarpışıyla beynindeki sorular sanki boş bir oda da gibi içinde yankılanıyordu. Soğuk, bir karanlık gibi içeri sızıyordu; yalnızlığı ve umutsuzluğu içine çekiyor, ruhunu donduruyordu.
Beyninin derinliklerine kök salmış düşünceler, labirent gibi karmaşık ve çıkmaz doluydu; zihninde çarpışan sorular, birbiri ardına kesintisiz dönüyor, cevaplarını hiç bulamıyordu. Her darbede, damarlarında yankılanan o soğuk, keskin ağrı, beyninde dolaşan aynı karanlık düşünceleri daha da derinleştiriyordu.
Bu hareket, çaresizliğin ve deliliğin ince bir çizgisindeydi.
Beyninin karmaşık labirent gibi kıvrımlarında bir kaos vardı; çıkış yolu olmayan, kendini yutan bir girdap gibiydi. Sonunun ne olacağına dair volta atan sorular, gece yarısının sessizliğinde birer hayalet gibi dönüp duruyordu. Ne kadar tekrar edilse de yanıtlar bir türlü gelmiyordu.
Soru ne kadar çığlık gibi atılırsa atılsın, cevaplar derinlerden yalnızca uğursuz bir sessizlikle yankılanıyordu. Bu sorular, zihninin en karanlık köşelerinde, sanki keskin bir bıçak gibi dolanıyor ve onu daha da boğuyordu.
Markus’un başının duvarla buluşması defalarca, aynı hız ve sertlikle tekrarlandı; sanki bir sonsuz döngüye girmiş ve asla oradan çıkamayacakmış gibi. Tekrarlanan o acı, ruhunda bir yankı gibi büyüdü; fiziksel acıdan çok, çaresizliğin derinliklerinde yankılanan bir fırtına gibiydi.
Bütün emekleri heba edecek olan bir fırtına.
Sonunda, bütün güçten yoksun, gözleri yarı kapalı durdu. Çünkü biliyordu; bu anlamsız kendini yok etme çabası, içindeki karanlığı dağıtmayacaktı. Taş duvar, soğuk hücre ve o zifiri karanlık... Hepsi aynı umutsuzluğun farklı yüzleriydi.
Fakat sonunda, tüm güçten yoksun, yavaşça durdu. Çünkü biliyordu artık; bu kendine zarar verme döngüsü, çaresizliğinin tek çaresi değildi. Kendi varlığını, kendi aklını yıpratıyor, faydasız bir döngüye hapsoluyordu. Taş duvara vurmak sadece bir anlık nefes almaktı, geçici bir unutuştu. Ama gerçek, karanlıkta, buz gibi soğukta, içindeki boşlukta duruyordu.
Ancak zindan öyle soğuktu ki, acı ve karanlık iç içeydi. O an, duyduğu tek gerçeklik, çürümüş taşların arasından sızan rutubet kokusu, demir parmaklıkların inatçı soğukluğu ve kendi kırılgan ruhunun sessiz çığlığıydı. Gözleri kapanmak üzereydi ama o kapanış, bir rahatlama değil, karanlıkla bütünleşme, umutla vedalaşma anıydı. Hücrenin soğukluğu, duvarların sessizliği ve kendi içindeki fırtına birbirine karışmıştı. Ve o an, dünyadaki en büyük yalnızlığı hissetti: Kendi ruhunun zindanında hapsolmuştu.
Derin, kırık bir sessizlik zindanın her köşesini hâkimiyeti altına almıştı. Bu sessizlik öyle yoğundu ki, sanki taş duvarlar bile nefes almayı bırakmıştı. Hava bir kurşun kadar ağırlaşmış; rutubet, demirin ve çürümüşlüğün kokusuna karışmıştı. Zaman burada akmaz, sadece acının ve sonsuz bekleyişin içinde çırpınarak duran hale gelirdi.
Bu sessizliğin içinde yankılanan tek ses, taş zemine her hareketle sürtünen paslı zincirlerin inatçı metalik tınısıydı. Markus’un bileklerinden yere uzanan bu ağır halkalar, her kıpırdayışta ölümle yaşam arasında sallanan bir zilin titrek sesi gibi yankılanıyordu. Bu ses, zindanın loş karanlığında boğuk ama keskin bir şekilde duvarlara çarpıyordu; sanki sessizlikle bir savaşa girişmişti.
Derken, zifiri sessizliği yaran başka bir ses yükseldi…
Kapı sesi...
Zindanın demir kapısı, yılların pasını ve kederini taşıyan iniltili bir gıcırtıyla yavaşça aralandı. Ardından, merdivenlerin başında bir gölge belirdi. Markus, gelenin babası olduğunu düşünmüştü. Ama gölge adım attıkça, bu düşünce içindeki sıcaklığı buz gibi bir gerçeklikle bastırıldı. Yanıldığını çok çabuk anladı.
Bu gelen, babası değildi.
Onun adımları yeryüzünde yankılanmadan önce namı çoktan her yere ulaşırdı. Bir fısıltıdan öteye geçmeyen bir efsane, vampirlerin uykularını bölen bir karabasan gibiydi. Kimi onun sadece bir korku hikâyesi olduğunu söylerdi. Ama Markus için o artık bir masal değildi.
Çünkü karanlık, şimdi merdivenlerden aşağı iniyordu.
O, "Gölge'ydi."
Merhametsizliğin, sessizliğin ve ölümün vücut bulmuş hali. Her adımı taş duvarlarda yankılandıkça, Markus’un zihninde bir çan gibi çalıyor, içgüdüsel bir korkuyu harekete geçiriyordu. Taş zeminden doğrulmak, durmak ve yüzleşmek istedi. Ama Gölge’nin varlığı buna izin vermedi; sanki varlığı bile iradesini bastırıyordu.
Son adım…
Ve “Gölge”, hücrenin demir parmaklıklarının ardında durdu. Adımları orada kesildi. Soğuk, keskin ve delici bakışlarını Markus’un üzerine kilitledi. Gözleri, bir ölümün habercisi gibiydi.
Derin, karanlık ve dipsiz…
Nefesi... Bir bıçak gibi soğuk ve sessizdi.
Gölge’nin soluğu zindanın her köşesine sızdı, taş duvarlara işledi, Markus’un tenine dokundu. Zindan artık sadece karanlık değil, aynı zamanda tehdit kokuyordu. Her şey susmuştu.
Korku bile nefes alamıyordu.
Ölümü fısıldayan dudaklar yavaşça aralandı. Sesi, bir hançer kadar keskin ve geceyi yaran zehirli bir fısıltı gibi süzüldü: “Bana neden Gölge dendiğini biliyor musun?"
Bu kelimeler, zindanın nefes alan duvarlarında yankılandı. Onlar, Markus’un zihninin en tenha, en karanlık köşelerine doğrudan hücum etti. Tıpkı bir yılanın bedenine sinsice dolaşması gibi yavaşça sarmaya başladı. İçinde kendini dışarıya vurmak için can atan bir soru belirdi: “Neden buradasın?” Bu soru, Gölge’nin namından çok daha ağırdı. Çünkü o an, adından ziyade, bu ölüm kokan adamın neden şimdi, burada, onunla konuşuyor olduğu beynine saplanmıştı.
Gölge bir adım daha yaklaştı. Soğuk nefesi, parmaklıkların arasından sızarak Markus’un tenine çarptı, tıpkı bir ölümün dokunuşu gibi. Ardından, sesi bu kez daha derinden, geçmişin yaralarını uyandırmak istercesine fısıldadı: “Baban sana anlatmıştır…”
Sözler, kabus gibi Markus'un üzerine çöktü; çenesi kilitlendi, kasları gerildi. İçindeki öfke, sönmemiş bir köz gibi yeniden alev aldı. Hiç kimse Gölge’nin ardındaki efsaneyi tam anlamıyla bilmiyordu. Bu adamın adının dahi anılması, krallıkta mutlak bir yasaktı. Ne zaman efsaneyi merak edip sormaya kalksa, babasının gözleri kararır, sesi sertleşirdi. “Bu konuyu bir daha açmayacaksın,” diyerek geride zorunlu bir korku bırakırdı.
Şimdi ise, o yasak ismin ta kendisi karşısındaydı. Bir efsanenin gölgesi değil, bizzat kendisiydi. Markus’un bakışları, demir parmaklıkların ardından o figüre takıldı. Gölge’nin duruşu, bir celladın huzurundaki sükûnetle kaplıydı. Ne öldürme arzusu vardı ne de hiddet. Sanki ölümün bile belli bir düzenle çalıştığını hatırlatan türden bir otoriteydi bu. Duruşu sapasağlamdı, gözleri keskin; kelimeleri ölçülü ve donuktu… Tıpkı yıllarca görev yapmış bir muhafız gibi. Ama muhafızlar korur… Bu adam ise yalnızca alırdı.
Zindanın içindeki hava daha da ağırlaştı. Gölge’nin varlığı karanlıkla bütünleşirken, taş duvarlar arasından sızan soğukla birleşti.
"Ah, Markus…" Dedi adam, sesi zindanın taş duvarlarında yankılanan bir hatıra gibi. "Ben bir zamanlar parmakla gösterilen biriydim. Her hükümdarın yanında görmek isteyeceği türden bir general... Krallar bana güvenir, gölgeler benden çekinirdi. En kritik suikastlar benim elimden geçerdi. Sessizliğe karışır, karanlıkla bir bütün olurdum.
Ve her ölüme yaklaşanın, bu dünyada gördüğü son şey… cehenneme davet eden gözlerimdi." Sözcükleri, bir yok oluş kadar keskin ve acımasızdı. Markus’un içindeki merak, tıpkı zindanın çatlağından sızan soğuk gibi, yavaşça dışarı taştı. Dudakları titredi, sesi keskin bir soru gibi parmaklıkları deldi: “Gölge… Açık konuş. Yoksa ben de mi o gözlerle tanışıp sonsuzluğa uğurlanacağım?”
Gölge, dudaklarında beliren garip bir sıcaklıkla gülümsedi. Bu gülümsemede ölüm değil, geçmişten süzülen bir özlem saklıydı. “Ah, Markus… Seni görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki. Ama artık bana ‘Gölge’ deme. Bu isim sadece geride kalanlar için var. Benim adım... Armand. Senin de bana bu ismi demeni istiyorum.”
Markus’un bedeni, o an taş kesildi. Zaman, soğuk zindanda bir anlığına durdu.
O isim...
Armand...
Tanıdıktı. Çocukluğunun karanlık köşelerinde, kapalı kapıların ardında yankılanan seslerin arasına sıkışmış bir yankıydı. Annesinin fısıltılarında, babasının öfkesinde gömülü duran bir hayalet. Şimdi karşısında dimdik duran bu adam...
Ne istiyordu?
Neden şimdi?
Neden burada?
Ve neden o yasaklı ismi, bu zifiri karanlığın içinde fısıldamıştı?
#1191 en Fantasía
#677 en Personajes sobrenaturales
#1685 en Otros
#307 en Acción
Editado: 23.01.2026