Karanlığa Hükmeden

Gerçeğe bir adım

124 Yıl Önce
Taht odasından yükselen kavga sesleri, sarayın taş duvarlarında yankılanarak sinsice Markus’un kulağına ulaştı. Artık bu sesler onu eskisi kadar korkutmuyordu; çocukluğunun her gecesinde işittiği çatışmalar, zamanla onun için sıradanlaşmıştı. Ama bu kez… Bu seferki bambaşkaydı.
Babası daha öfkeliydi. Annesi ise adeta çileden çıkmış, sesindeki titreşim duvarları bile titretecek kadar şiddetliydi.
Markus, her ne kadar ilgisiz görünmeye çalışsa da içini kemiren merak, zehirli bir sarmaşık gibi ruhunu sardı. Sessiz adımlarla taht odasının kapısına kadar ilerledi. Koridorun yanlarında dizili meşalelerin alevleri, duvarlarda çarpık gölgeler oluşturuyor, her kıpırtıda sanki duvarlar bile huzursuzlanıyordu. Bir an gözleri bu dans eden gölge oyunlarına takıldı; fakat içeriden yükselen seslerin şiddetiyle dikkatini tekrar topladı.
Şimdi artık sözler daha netti. Kapının hemen ardında, annesinin öfke dolu sesi neredeyse bir çığlık gibi yankılandı:
"Bunu nasıl yapabilirsin?!"
Cevap gecikmedi; babasının sesi, bıçak gibi keskin ve sarsıcıydı, adeta karanlık bir mahkemeden yükselen hüküm gibi: “Yeter!”
Annesinin öfkesi yanıt olarak alev aldı, kelimeleri keskin ve meydan okuyucuydu: “Yeter mi? O, üç kişiden en önemlisiydi, sen bunu unutmuş olamazsın.”
Babasının sabrı, tükenmek üzereymiş gibi burun kıvırarak, alaycı bir kahkaha savurdu: “Hahaha... En önemlisi, ha? Öyle olsa yokluğunda bir şeyler değişirdi; ama hiçbir şey değişmedi.”
Markus, taht odasının kapısından hafifçe başını uzattı, dikkatle onları izlemeye başladı. Annesi, ellerini saçlarının arasına daldırmış, öfkeyle odada tedirgin volta atıyordu; adımlarının her tıkırtısı havada yankılanıyor, huzursuzluğu somutlaştırıyordu. Aniden durdu, gözleri yorgun ve kararsız, krala dikildi. Sesi ise yılların getirdiği bezginlik ve umutsuzlukla doluydu: “Yapma, Armand olmadan kontrolü elimize alamayız, bu imkânsız.”
Babası, gözlerinde öfkenin aleviyle birden öne fırladı. Annesinin kollarından sıkıca tuttu, elleri öyle güçlüydü ki kemikler bile acıdan çatlayacak gibiydi. Sesini tehditkâr bir tonda yükseltti: “Yeter! Yeter artık! Onun adını bir daha anarsan...”
Annesinin gözleri büyüdü, dudaklarının kenarı titredi; alaycı ve korkutucu bir gülümsemeyle, sinsi bir fısıltı gibi karşılık verdi: “Ne yapacaksın? Söylesene! Beni de mi öldürteceksin?”
Kral, derin bir nefes aldı; sanki dünyadaki tüm yükleri omuzlarında taşıyor gibiydi. Sesi şimdi sakin, ama kararlıydı: “Carmilla, lütfen anlamaya çalış. Hâlâ iki kişi var ve her şey hâlâ yolunda.”
Carmilla, bu sözlere karşılık, kendini geriye çekti. Başını ağır ağır iki yana salladı, gözleri karanlık bir çaresizlikle doluydu: “Anlamıyorsun, Armand olmadan hiçbir şey yapamayız. Onun gücü olmadan yalnızca kendi sonumuzu yazmaya mahkûmuz.”
O an, odanın içi öyle bir sessizliğe büründü ki, duvarlarda asılı ağır tabloların bile nefes alıyormuş gibi göründüğü o an, kaderin soğuk ve acımasız eli üzerlerine çökmüştü.
Markus, karşısında duran bu iki figürün arasındaki çatlağın ne kadar derin ve korkutucu olduğunu ilk kez hissedebiliyordu.
Kral, Carmilla’nın kollarını sıkıca kavrayan ellerini ağır ağır gevşetti. Gözleri, içindeki derin çatışmanın ağırlığıyla gölgelenmişti. Derin bir nefes aldı, yorgun ama kararlı bir sesle konuştu: “Anlasana artık… O, sadece bir boşluk, bir gölge. Sadece benim elimde olan güce göz diken biri. Hepsi bu. Elimde olmayanı sana sunamam. Gerekeni yapmak zorundaydım.”
Carmilla’nın yüzü, bu sözlerin ağırlığıyla donuklaştı. İçinde kopan fırtınalar, her nefes alışında daha da büyüyordu. Gözleri, karanlığın içinde kaybolmuş bir umut gibi titreşti. Korku ve çaresizlik, onun bakışlarında yavaşça şekillendi: “Peki ya… Bir gün geri dönerse? O güçle… Bize karşı gelirse? O en…”
Kral aniden, sert bir refleksle elini kaldırdı ve Carmilla’nın dudaklarını bastırdı. Sesi, hem öfkeyle hem de kırılgan bir korkuyla doluydu: “Gerisini getirmeye cüret etme! Sana olmayacak dedim! Yapmayacak, yapamayacak! Onun için, kendi aklının alamayacağı bir plan hazırladım. Geri dönse bile elleri boş kalacak.”
Oda bir anda sessizliğe büründü. Duvarlar sanki bu sessizliğin tanıklarıymışçasına derin bir ağırlıkla üzerlerine çökmüştü. Kral, gözlerini yere indirdi, sanki gelecekten gelen bir gölgeyi görüyordu. Sonra yavaşça başını kaldırdı, sesi yumuşadı ama ciddiyeti asla eksilmedi: “Ama senden tek istediğim, bu konuyu bir daha açmaman ve bana güvenmen. Söz ver!”
Carmilla’nın gözleri doldu. İçinde fırtınalar kopsa da, krala verdiği söz, ailesinin ve Markus’un güvenliği içindi. Gözleri pırıl pırıl bir ıslaklıkla doldu: “Söz veriyorum.”
Kral, derin bir nefes alarak, kendini toparlamaya çalıştı. Kendi içindeki karanlıkla savaşıyordu. Gözleri, koridorda bekleyen o küçük gölgeye takıldı: Markus. “Benim için önemli olan da sadece bir kişi var… Markus,” diye fısıldadı
Sessiz ama tek gerçek.
***

Markus’un zihninde canlanan anı, kalbine ansızın bir ok gibi saplandı. Armand ismini anımsamak isterken, annesinin ıstırap dolu yokluğu, sanki ruhuna hücum edercesine üzerine çöktü.
Annesinin o güzel yüzü, neşeli kahkahaları, hayatın sıcaklığı… Hepsi şimdi geride kalmış, yalnızca solgun bir hatıra olmaktan öteye gidemiyordu.
İçinde bir parça isyan uyanıyordu; yaşadığı bu felâket karşısında gönlünde sessiz bir fırtına kopuyordu bu haksızlığa, bu yaşananlara karşı direnen bir kıvılcım gibi. Ellerini ağır ağır saçlarının arasına daldırdı; gözleri, geceyi delen kanlı bir ay gibi keskinleşmişti. Beynindeki karmaşa, yavaş yavaş yerli yerine oturmaya başladı. Bu uğursuz oyunun kural ve stratejileri, tüm sırları avucunun içindeydi artık.
Ve en önemlisi, bu savaşta elindeki en büyük silahlarından biri, karşısında duruyordu; sıradan bir piyon olmaktan çok uzaktı.
Derin derin nefesler aldı, aklındaki tüm soruları bir yana itti. Kaşlarını çattı, gözlerini Armand’a dikti. İçinde yükselen tehditkâr bakış, yüzeye çıkıp keskin bir kılıç gibi parladı.
“ Ne istiyorsun benden? Açıkça söyle,” dedi sesi, daha önce kimsenin duymadığı, içinde sonsuz ciddiyet ve kararlılık barındıran bir tonda.
O an Markus, kendine bile yabancı gelen bir sessizliğin içine adım attı. Artık o, sıradan bir çocuk değil; karanlığın soğuk oyununda kendi hamlesini yapmaya hazır bir oyuncuydu.
Armand’ın göz bebeklerinde bir anlığına beliren parıltı, sanki zihninde bir kapının aralanmasına neden oldu. O an Markus, bu bakışta yalnızca bir adamı değil, geçmişi sırtında taşıyan bir hayaletin izlerini gördü. Armand’ın yüz hatları gerildi; zamanın, yorgunluğun ve belki de bastırılmış öfkenin biriktiği çizgiler belirginleşti. Kurumuş dudakları ağır ağır aralandı, sesi neredeyse bir fısıltı kadar hafifti, ama taşıdığı anlam tüm hücrelere nüfuz edecek kadar güçlüydü: “Ben seninle aynı şeyi istiyorum.”
Sözleri odada yankılandı. Fısıltı gibi çıkmıştı ama Markus’un zihninde gürleyen bir fırtına etkisi yarattı. Ne demekti bu? Aynı şeyi istemek? Aynı karanlığa göz dikmek?
Markus bir an duraksadı. Gözleri derinleşti, bakışları Armand’ınkine kilitlendi. Sessizlik uzadıkça, havadaki gerilim daha da keskinleşti. “Ne demek benimle aynı şeyi istiyorsun?” diye sordu nihayet. Sesi kararlıydı ama içinde ince bir huzursuzluk gizliydi.
Armand’ın yüzü o an gevşedi. Gözlerinde beliren kasvet, yerini anlaşılması güç bir dinginliğe bıraktı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Bu bir gülümsemeydi ama dostça değildi; içinde biriken eski bir hesabın açılış sayfası gibiydi. “Babanın... İnsanlara karşı aciz oluşu,” dedi, her kelimeyi dikkatle seçerek, adeta Markus’un içine saplamak ister gibi.
O an odadaki hava ağırlaştı. Bu cümle, sıradan bir tespitten çok daha fazlasını taşıyordu. Sözcükler Markus’un zihninde yankılanırken, içinde sarsıcı bir geçmişin kapısını aralıyordu.
Babasının yıllar süren tahakkümü, halk üzerindeki kontrolü, sertliği, gözünü kırpmadan verdiği emirler... Bütün bunların ardında ne yatıyordu? Bir korku mu, yoksa kendi karanlığını bastırmaya çalışan bir çaresizlik mi?
Markus’un nefesi hızlandı. Kalbinin atışları kulaklarında yankılanıyordu. İçinde bir şey, bu gerçeği kabullenmek istemiyordu. Ama Armand’ın gözlerindeki kararlılık, inkârı imkânsız hale getiriyordu.
Bu sadece bir itiraftan ibaret değildi. Bu, bir davetti. Birleşmeye, aynı amaç uğruna yürümeye… Ya da birbirini tüketmeye.
Markus’un bakışları keskinleşti. Kafasında çarpışan düşünceler yavaş yavaş netlik kazanmaya başlıyordu. Babasının kurduğu düzen, ailesinin içindeki çatlaklar, annesinin yıllar önce söylediği sözler... Hepsi tek tek yerine oturuyordu.
Ve şimdi, tam karşısında duran bu adam bir zamanlar hakkında fısıltılar duyduğu, annesinin adını anarken gözlerinin dolduğu, tarihten silinmiş biri ona kaderinin başka bir yolunu sunuyordu.
Markus’un dudakları aralanmıştı ama kelimeler dökülmüyordu. İçinde fırtınalar dönüyor, karar vermesi gereken yol ayrımı giderek keskinleşiyordu.
Tam o sırada, Armand başını hafifçe eğdi. Gözlerinde garip bir sükûnet vardı. Ne zaferin kibri ne de mağlubiyetin burukluğu… Yalnızca geçmişin yükünü omuzlayan bir adamın yorgunluğu saklıydı bakışlarında. “Markus…” Dedi usulca. “Aslında bunu önlemek için... Zamanında bir fırsat geçmişti elime. Ama ben, babanın hâlâ içinde bir yerlerde canlı bir şeyler taşıdığına inanmıştım. O karanlığın içinde küçücük bir ışık kalmış olabilir diye umut ettim.”
Sesi yavaş yavaş derinleşti, kırılmış bir vicdanın izlerini taşıyordu artık. “Yanılmışım. O, her zaman bencildi. Gaddardı. Güçlü görünür, ama güçlü değildir. Dışarıya korku salan bir kabuktan ibaret. Onun içi çoktan çürümeye başlamıştı… Ve ben, kendi saflığımla bunu görmezden geldim. Benim hatam yüzünden… Bizim ırkımız en büyük acıyı yaşadı.”
Söylediği her kelime, Markus’un kalbine ince bir bıçak gibi işliyordu. Yüzünde kederin, pişmanlığın ve öfkenin izleri birbirine karışıyordu.
Armand, bir adım geri çekildi. Ellerini yavaşça yanına indirdi. Sanki savunmasız kalmayı bilinçli olarak seçmişti. “Ben… Şansımı sonsuza dek yitirdiğimi sanıyordum. Artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğime inanmıştım. Ta ki...”
Bakışları Markus’un gözlerine kilitlendi. Bu kez sesi hem daha yumuşak hem daha kararlıydı: “Hayat bana ikinci bir şans sundu. Bana seni sundu.”
Bir sessizlik çöktü.
Markus’un zihninde geçmişin yankıları dolaşıyor, kalbi her sözü tekrar tekrar tartıyordu. Yıllardır babasının gölgesinde yaşarken hiç duyamadığı bir gerçek, şimdi tüm çıplaklığıyla önündeydi.
Armand’ın yüzünde bir maske yoktu. Kendi günahlarını saklamıyordu. Belki de bu yüzden söyledikleri bu kadar ağır, bu kadar sarsıcıydı.
Markus başını hafifçe yana eğdi. Gözleri hâlâ onun üzerindeydi ama bakışlarındaki anlam değişmişti. Merakın yerini kuşku almıştı. Kuşkunun içinde ise büyümekte olan bir fark ediş...
Markus, zihnini kuşatan düşünceler girdabından bir anlık sendeleyerek çıktı. Göğsü öfkeyle inip kalkarken, sesi zindanın taş duvarlarında yankılandı bir aslan gibi kükrercesine: “Sen… Benden ihanet etmemi istiyorsun!”
Sözleri öyle keskin ve yüksekti ki, Armand’ın etrafındaki hava sanki bir anlığına büküldü. Markus nefeslerini derin ve hızlı almaya başlamıştı; öfke, damarlarında dolaşan ateş gibi yüzüne vuruyordu. “Ben ihanet etmem,” dedi, sesi bu kez daha soğuk ama daha kararlıydı. “Halkım... Zamanı geldiğinde kendi kudretini gösterecektir. Ama en azından... O kanlı savaş gelene dek, özgürce yaşasınlar. Nefes alsınlar. Yaşamanın ne demek olduğunu unutmasınlar...”
Cümleleri, inançla ama acıyla dokunmuştu. Markus, halkına duyduğu bağlılığı, bir kader gibi taşıyordu omuzlarında. Ancak Armand’ın yüzü değişmişti. Kaşları sertçe çatıldı, gözlerinde sabrın kırılma noktasına ulaşan gölgeler belirdi. Sesinde hem hayal kırıklığı hem de acı bir uyarı vardı: “Yapma Markus… Sen bile söylediğine inanmıyorsun.”
Bir adım öne atıldı. Gözleri, Markus’un içine saplanan bir mızrak gibiydi şimdi. “Ben… Özgürlük görmüyorum. Ben açlıktan dizlerinin üzerine çökmüş, çaresizlikle titreyen bir halk görüyorum. Her geçen gün gözlerinde biraz daha umut sönüyor. Geceleri sessizce ölen çocuklar… Haykırmaya mecali kalmamış analar… Bunlar mı özgürlük? Bunlar mı senin inandığın düzen?”
Sözleri, zindanın taşlarını değil, Markus’un yüreğini çatlatan darbeler gibiydi. Ve Armand, acıyı kullanmıyordu; onu yaşıyor, yüzündeki her çizgide taşıyordu.
Gerçekler, Markus’un karşısına acımasızca dikilmişti. Armand’ın her sözü, zihninde yankılanan birer tokat gibi çarpıyordu.
Ve ardından...
Sessizlik....
Zindanın taş duvarları, iki adamın da içinde kıyametler koparken dışarıya tek bir fısıltı bile sızmasına izin vermedi. Markus’un gözleri Armand’ın üzerinde sabitlenmişti ama aklı, çok daha derinlerde, karmaşık duygularla boğuşuyordu.
Bu sessizliği bozan, beklenmedik şekilde Armand oldu. Sesinde, korkulan bir gölgeden beklenmeyecek kadar sıcak ve neredeyse dostane bir samimiyet vardı: “Fikrin değişirse… Beni bul.”
Cümlesini usulca bıraktıktan sonra yavaşça arkasını döndü ve zindanın taş merdivenlerine yöneldi. Adımları, yankılanan ama acele etmeyen bir kararlılıkla uzaklaşmaya başlamıştı ki…
Markus’un bakışları, Armand’ın boynundaki ince, derin izlere takıldı. Tenine işlenmiş bir mühür vardı orada yuvarlak bir şekil… Ve içinde, iç içe geçmiş üç figür.
Gözleri büyüdü. Çünkü bu işareti daha önce görmüştü. Aynı mühür… Babasının boynunda da vardı.
Markus’un boğazından dökülen tek bir kelime, zindanın puslu havasını keskinleştirdi: “Bekle!”
Bu çağrı Armand’ın kulaklarına ulaştığında, adam durdu. Vücudu kıpırdamadı, yalnızca yüzünde beliren o ince, fark edilir tebessüm, içinden geçen duyguların yansımasıydı. Ardından, başını yavaşça arkaya çevirdi. Gözlerinde merak vardı, ama bu merakın ardına ustalıkla gizlenmiş bir bilgelik saklıydı: “Bu kadar çabuk fikrini değiştirmeni beklemiyordum,” dedi, sesi yumuşak ama hafif alaycı bir tını taşıyordu.
Ve o an, sessizlik yeniden ikisini sararken, Markus’un içindeki sis dağılmaya başlamıştı. Her şey daha da karmaşıklaşıyordu. Ama artık bir şey kesindi: Armand, düşündüğünden çok daha derine uzanan bir sırrın parçasıydı. Ve bu mühür… Sırların kapısını aralayan anahtardı.
Markus, karanlığa gömülmüş parmaklıklara birkaç adım daha yaklaştı. Her adımında sanki görünmez bir girdaba çekiliyordu duvarlar üstüne yıkılıyormuş gibi hissediyor, zifiri gölgeler ruhuna sızıyordu. Sanki bu taş zindan, yalnızca bedenini değil, zihnini de yutmaya ant içmişti.
Güçlü parmaklarını demirlere doladı. Soğuğu, teninden ruhuna kadar işliyordu ama umurunda değildi. Gözleri karanlığın içinden geçip Armand’a kilitlendi.
Ve o anda…
Sesi, bir hüküm gibi yankılandı: “Fikrim değişmedi.”
Bu söz, Armand’ın yüzünde kısa bir afallamayla kendini gösterdi. Gözlerindeki o soğukkanlı ifade, yerini kısa süreli bir duraksamaya bıraktı. Markus’un sesi kararlıydı, ama içinde bir başka şey daha vardı: uyanmaya yüz tutmuş bir öfke… Ve belki de ilk kez bu kadar yaklaştığı bir hakikat.
Bakışları bıçak gibi keskinleşti, dudaklarını araladı. Sözleri neredeyse bir fısıltı gibi süzüldü: “Boynundaki işaret… Onun anlamı nedir?”
Cümle, zindandaki havayı ağırlaştırdı. Sorunun kendisi bile bir başka kapının anahtarı gibiydi. Armand’ın yüzünde yavaş yavaş sinsice beliren bir tebessüm oluştu. Kurumuş dudaklarını diliyle hafifçe ıslattı. Gözleri karanlığın içine daha da gömüldü. “Dikkatlisin,” dedi, sesine bir gölge sızmıştı. “Ama bu sorunun cevabını… Ben vermem.”
Bir an sustu. Derin bir nefes aldı; bu nefes sanki geçmişten bugüne uzanan bir pişmanlık gibi titriyordu. Ardından konuştu, ama bu kez sesi bir karanlık gibi Markus’un üzerine çöktü: “Babana sorman en iyisi olur.”
Cümlesinin sonunda havada asılı kalan uğursuzluk, sanki Markus’un içindeki bütün taşları yerinden oynattı. Bu kelimelerde yalnızca bir yönlendirme değil; yıllar boyunca saklanmış bir tehdit, gizli bir hakikat ve çok daha büyük bir oyunun habercisi vardı.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.