Karanlığa Hükmeden

Başlangıç

İşler gitgide karanlık ve karmaşık bir hâl alırken, zindan sanki mümkünmüş gibi daha da kararıyordu. Havanın içinden oksijen değil, adeta umutsuzluk çekiliyordu. Taş duvarlar, üzerlerine hücum eden gölgelerle birlikte nefes almayı zorlaştırıyor, sessizlik kesif bir sise dönüşüyordu.
Armand, ağır adımlarla taş merdivenlere yöneldi. Fakat birkaç basamak indikten sonra bir anda duraksadı. Omuzları gerilmiş, bakışları karanlığa asılmıştı. Aklına gelen milyonlarca soru, zihninde yanıt bulamadan çarpışıp kayboluyordu. Fakat bu zindanda soruları sorması gereken kişi o değildi… Asıl cevapları araması gereken Markus’tu. Yine de, Armand’ın göğsünde oluşan o soru adını koyamadığı, yakıcı bir gerçek gibi içinde yankılanan o his sanki kalbinin üzerine taş gibi oturmuştu. Bunu dile getirmeye hakkı yoktu. Belki de o hak, çoktan ellerinden alınmıştı. Derin bir nefes alıp düşüncelerine perde çekerek yürümeye devam etti.
Kalenin soğuk, dar duvarları arasında ilerlerken içini saran huzursuzluk büyüyordu. Her adımı taş zemine sertçe çarpıyor, yankısı uzun koridorlarda yankılanıyordu. Ayak sesleri, taşla arasında kalan soğuk bir rüzgâr gibi ürkütücüydü. Fakat işin garip tarafı, bu yankılar dışında başka hiçbir ses yoktu. Ne bir fısıltı, ne de hayata dair tek bir belirti… Sessizlik hüküm sürüyordu.
Alışık olunmayan bir şeydi bu. Sessizlik. Ve ne denli büyük bir lütuf olduğunu unutalı çok olmuştu.
Armand yürümeye devam ettikçe sessizlik, içini bir kasvet gibi sarıp boğazına kadar yükseldi. Her adımda bir şeylerin ters gittiğini hissediyor ama adımlarını durdurmuyordu. Gölgeler uzuyor, duvarlar sanki üzerine kapanıyordu. Kendi ayak sesleri dışında hiçbir ses yoktu… Ta ki, ikinci bir ses duyulana kadar.
Önce bir yankı sandı bunu. Hayal mi görüyorum, diye geçirdi içinden.
Ama hayır…
O ses farklıydı. Düzgün, güçlü ve temkinli…
Sanki adımların sahibi, kimliğini gizlemek isteyen ama karanlıktan saklanamayan biriydi.
Sesler önce taş duvarlara çarptı, sonra sinsice yayılıp Armand’ın kulaklarına ulaştı. Her adım, karanlığın kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Sanki karanlık, Armand'ı uyarmak istercesine onu sarmalıyor, yaklaşan tehlikeyi fısıldıyordu.
Armand’ın yüz hatları gerildi.
Ayak seslerinin sahibini göremiyordu ama hissedebiliyordu. Her adım biraz daha yaklaşıyor, sessizliği lime lime ediyordu.
Bir gölge yaklaşıyordu yavaş, ölçülü ama ölümcül.
Kısa bir sürenin ardından, taş duvarlara sabitlenmiş meşaleler titrek ışıklarını etrafa savururken, ayak seslerinin sahibine ait ilk gölge kıpırdanarak duvara yansıdı. Alevlerin kıpırtılarıyla devinen bu gölge, karanlığın içinden yükselerek adeta bir hayalet gibi ilerledi. Gölgelerin ardından suretin kendisi de göründü ve o anda Armand’ın yüzünde sinsice kıvrılan bir gülümseme belirdi. Bakışları, gece gibi karanlık ve buz gibi soğuktu; sanki ölümün ta kendisine gözlerini dikmişti.
O suret, vampir ırkının kralıydı.
Kral, Armand’ı gördüğü anda bir anlığına taş kesildi. Tüm bedeni kasılmış, zaman sanki onun etrafında duruvermişti. Ama anı çabuk geçti; hızla toparlandı. Yıllar öncesine ait, çoktan unuttuğunu sandığı anılar, zihninin en karanlık köşelerinden bir bir gün yüzüne çıkıyor, yarım kalmış hesaplar tekrar canlanıyordu. O an, kralın yüzüne sert bir ifade yerleşti. Çenesi gerildi, kaşları çatıldı, bakışları keskinleşti; yüzü, yılların taşıdığı tüm öfkeyi ve pişmanlığı kusursuz bir şekilde sergileyen bir mermer heykel gibiydi.
“Senin burada ne işin var?” diye sordu kral, sesi buz gibi, yüzünde en ufak bir değişim olmadan.
Armand karşılık verirken gülümsemesi daha da belirginleşti. “Eski bir dostunu böyle mi karşılıyorsun?” Sözleri iğneleyici bir tonda süzülüyor, geçmişin alaycı yankısı zindan taşlarına çarpıyordu.
Kralın duruşu daha da sertleşti. Otoritesini her zerresinden belli eden bakışları, lav gibi yanıyor; siniri her kelimesinde hissediliyordu. Ve bir anda, sesindeki hiddetle kükrercesine bağırdı: “Hadsiz! Karşında vampir ırkının kralı var!”
Tehdit, Armand’ın üzerinde en ufak bir korku yaratmamıştı. Aksine, bu durumdan keyif alıyor gibiydi. Kendinden emin bir tavırla ellerini arkasında birleştirdi, yüzüne sahte bir saygıyla süslenmiş ciddiyet yerleştirdi.
“Saygıdeğer yüce kralımız… Benim ne istediğimin bir önemi yok. Ama sizin için önemliyse ki siz, ne istediğimi gayet iyi biliyorsunuz.”
Sözlerini bitirirken, başını geriye çevirip zindanı eliyle işaret etti. Sesinde şimdi gerçek bir karanlık gizlenmişti. “Oraya yalnızca bir bedeni hapsettin. Ama fikirleri, bastırılmış duyguları, özellikle de o soylu kana… Parmaklık işlemez. Bunu en iyi sen bilirsin.”
Kralın alev alev yanan gözleri, Armand’ın üzerine bir lanet gibi çöktü.
Dudakları, bastırılmış bir öfkenin taşıyıcısıydı. Sözleri kelimelerden çok daha fazlasını söylüyordu: “Kelleni uçurup alevlere vermeden önce yıkıl karşımdan! Artık karşında genç, hatalı kararlar alan biri yok!”
Bu ses, bugüne dek kraldan duyulan en sert, en sarsıcı tondu. Armand, bir an afallamış gibi olduysa da hemen kendini toparladı. Kral belki haklıydı; geçmişin hataları büyüktü. Ama bazı gerçekler de çok kolay unutuluyordu.
“Beni öldüremeyeceğini ikimiz de biliyoruz,” dedi Armand, sesi artık açıkça tehditkârdı. Ardından, yavaşça elini boynuna götürdü… Ve kızgın ateşle çeliğin buluşmasıyla bir kara leke gibi olan damgayı ortaya çıkardı.
O an, zaman bir kez daha durdu.
Kralın gözleri damgaya kilitlendi.
Geçmişe ait zincirlenmiş anılar bir bir çözülüyor, damarlardaki kan soğuyordu.
Bu bir son değil, bir başlangıçtı.
Karanlığın içinden yükselen yeni bir çağrının yankısıydı bu.
Kanla yazılmış bir oyunun ilk hamlesi yapılmıştı.
Zarlar atılmıştı…
Artık en iyi hamleyi yapan kazanacaktı.
Kazanan kim olacaktı?
Kral mı?
Armand mı?
Yoksa kimsenin beklemediği bir güç, Markus mu?
Sonu kestirilemeyen bir savaş başlamak üzereydi.
Geri dönülmez, kanla yıkanmış bir sona doğru atılan ilk adımın başlangıcıydı.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.