Karanlığa Hükmeden

Kan Kadehi

Markus, zindanın taş duvarlarına vuran soğuk, acımasız rüzgarla irkildi. Duvarlardaki çatlaklar, sanki yılların yorgunluğunu fısıldıyordu ve her birinden sızan nem, kemiklerine işliyordu. Gözlerini kapattı ama zihnindeki savaş devam ediyordu.
Armand haklı mıydı?
Kısmen.
Ama bu hikayede yerine oturmayan, canını yakan boşluklar vardı. Armand, sinsi ve yetenekli bir efsaneydi. İstese, kralı kendisi de bir suikastle öldürebilirdi.
Peki neden yapmıyordu?
Asıl planı neydi?
Bu sorular, içini kemiren, yanıtı olmayan birer zehirli ok gibiydi.
Dur durak bilmeyen sorular, zihnini demir zincirler gibi sarıyor, her biri bir diğerini sıkıştırıyordu. En önemli sorular hâlâ cevapsızdı ve bu belirsizlik, zindan duvarlarından daha ağırdı.
Neden o işaret babasında da vardı?
Neden Armand tek başına halletmek yerine birine ihtiyaç duyuyordu?
Ve en önemlisi, annesinin yıllar önce gizemli kaybından önce andığı o isim, neden şimdi bu hikayenin bir parçasıydı?
O isimle bu olaylar arasında bir bağlantı var mıydı?
Bunlar cevaplandırılmalıydı. Ama bu taş ve demir parmaklıkların ardında değil. Bir an önce sadık adamlarıyla bir plan yapmalıydı. Burada harcadığı her saniye, kaçınılmazı sadece geciktiriyor, üzerindeki baskı her nefeste daha da artıyordu.
Sabrı tükenmişti. Tam o sırada, damarlarında gezinen tuhaf bir açlık hissetti. Kana duyulan, ilkel bir arzu. Bunca olayın kaosu içinde bu hissi fark edememişti. Ta ki kanı yavaşça çekilirken, bu acımasız arzuyla kıvranana dek. Gözlerini kapattı, derin derin nefesler alıp verdi. Zaten solgun olan teni, sanki Ay'ın loş ışığıyla beslenmiş gibi daha da solmaya yüz tutmuştu. Açlık, onu bitkinliğe sürüklerken, zindanın nemli ve küf kokan en karanlık köşesine çekildi. Soğuk ve titrek ellerle, ince işçilikle yapılmış pürüzlü duvara sırtını dayadı. O an duyduğu tek ses, bileklerindeki kelepçelerden sarkan zincirlerin taş zemine vuran tok, metalik yankısıydı. Bu ses, yalnızlığın en gürültülü hali gibiydi.
Bu durumla ilk kez karşılaşması, geçmişin acı gerçeklerini bir tokat gibi yüzüne vurdu. İsyan döneminde verilen kayıplar, açlıktan ölmek üzere olan halk...
Şimdi onları daha iyi anlayabiliyordu. Onlar aylarca bu açlık hissiyle savaşırken, o sadece birkaç günde bu hale gelmişti. Kendisi bir veliahttı, kralın oğlu olmanın ayrıcalığıyla yaşıyordu ve isyan döneminin zorluklarını hiç yaşamamıştı.
İşte tam da bu düşünceler içindeyken, acımasız bir gerçek daha kabus gibi karşısına dikildi: Babasının onu zindana attırmadan önceki sözleri… "Sadece kralın oğlu olduğun için önemseniyorsun. Ben olmasam, sen bir hiçsin."
Markus'un soluğu kesildi. Babası gerçekten haklı mıydı? Bir soru cevaplanmadan, bir diğeri zihninde baş gösteriyordu. Her şey bir anda üzerine çullanırken, içinde tarif edilemez bir ürperti hissetti.
Merdivenlerden yansıyan bir gölge, zeminde yavaşça büyümeye başladı. İçinden bir an Armand olamayacağını geçirdi ama babası olma ihtimalide yüksekti. Öfke, bütün bedenine yayıldı. Karanlığı delen yırtıcı sesiyle kükredi: "Bir adım daha atma!"
O an gölge olduğu yerde durdu.
Markus, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, "Benim de sevenim ne çokmuş. Dışarıdakinden daha çok ziyaretçim var," diyerek bir kahkaha attı. Ama beklenmedik bir şekilde, gölgenin titrediğini fark etti. Bu, ne babasına ne de Armand'a uyan bir tavırdı. Sesindeki sertlik, yerini meraka bıraktı: "Sen de kimsin?"
Gölgenin titremeleri arttı. Ardından soğuk taş duvarlara çarparak yankılanan ince, titrek bir ses yükseldi: "Efendim, b-ben..." Sesin titremesi ve duyulan korku, Markus'un yüzünde istemsiz bir gülümsemeye neden oldu. "Korkmana gerek yok... Henüz. Ama şimdi gel. Çünkü bekletirsen... Farklı olur." Gölge, rahatlamış gibi derin bir nefes verdi ve titremeleri yavaş yavaş dindi.
Markus'un sesindeki sertlik, zindanın taş duvarlarına bir gölge gibi çöktü. Ardından ince ses, tekrar duyuldu: "Efendim, siz 'bir adım daha atmayın' deyince... Şimdi de 'gelebilirsiniz'..." Markus, kadının sözünü bir el hareketiyle kesti.
"Korkmana gerek yok," dedi. "Henüz görmediğin şeyler var. Şimdi gel. Çünkü karanlık seni çoktan izliyor, adım adım. Beklemek, sabrımı yavaşça tüketiyor. Adımını at. Yoksa ben gelir, seni bulurum. Ve o zaman, hiçbir ışık, hiçbir ses sana yardım etmez."
Merdivenlerden aşağıya, zarif ve dalgalı, kızıl saçlı genç bir kadın ilerledi. Markus bu kadını daha önce gördüğüne emindi. Yüzü ona çok tanıdık geliyordu ama nereden olduğunu bir türlü anımsayamamıştı. Hatırlamaya çalışırken genç kadın çoktan parmaklıkların önüne gelmiş, gözlerini kaçırarak başını yere eğmişti.
Markus bu duruma öfkelenmiş gibi kaşlarını çattı. "Neden başını eğiyorsun?" diye sordu. Sesi, demir parmaklıkların arasından soğuk bir rüzgar gibi süzüldü. "Kısa bir sürede bakılamayacak kadar kötü bir hale mi gelmişim?"
Genç kadın panikle "Hayır, efendim," demekle yetindi. Titreyen sesi, zindanın nemli havasında kayboldu. Markus'un bir kaşı havaya kalkarken, dudaklarından kelimeler firar etti: "O zaman neden başını eğiyorsun? Bana bak."
Markus'un sesindeki sertlik, zindana bir taş gibi çöktü. Genç kadın zar zor yutkunarak, "Efendim, siz ilerideki kralımızsınız. Size karşı bir saygısızlık yapmaktan çekiniyorum," dedi.
Markus, alaycı bir kahkaha attı. Bu kahkaha, metalik ve boş bir yankıyla duvarlarda gezinip kayboldu. "İlerideki kralınız demek," diye tekrarladı. Acı bir gülümseme yüzüne yayıldı. "Hangi kral, parmaklıkların ardında kan açlığı çeker?"
Genç kadının gözleri irileşti. Duyduğu şeyle dehşete düşmüş gibiydi. Aniden başını kaldırdı ve bakışlarını tereddütsüzce Markus'a kenetledi. Yüzünde artık sadece korku yoktu; derin bir endişe ve şaşkınlık vardı.
Genç kadının kalın dudaklarından kelimeler döküldü, sesi titriyordu. "Efendim, isterseniz size yardımcı olabilirim."
Markus, kadının bu teklifini ciddiyetsiz bir tavırla, fısıltıyla karışık bir sesle karşıladı. "Ne yapacaksın? Ormandan zar zor kurtulmuş, çaresiz bir avı koca kaleye, hatta zindanıma kadar mı sürüklersin? Yoksa geçmişteki o katliam gibi, vampir kardeşimin cesedini mi getirip önüme atarsın?"
Markus, tüm yorgunluğuna rağmen acı bir kahkaha attı. Bu kahkaha, demir parmaklıklardan süzülen soğuk rüzgarla birleşerek boş duvarlarda yankılandı. Genç kadınsa utançtan ne yapacağını şaşırmış, zarif elleriyle kızarmış yanaklarını saklamaya çalışarak konuşmasına devam etti. "Hayır efendim, o zamana kadar dayanabileceğinizi sanmam. Siz hiç kan açlığı çekmediniz, dayanamazsınız."
Markus'un öfkesi, zindanın nemli havasını bir anda ısıttı. Zorlanarak ayağa kalktı ve parmaklıkların önünde duran kadına doğru ağır adımlarla yürüdü. Yüzündeki acımasız ifade, her saniye daha da belirginleşiyordu. Birden gürleyerek haykırdı:
"Sen bana güçsüz mü diyorsun?!"
Kadın, bu beklenmedik patlamayla geriye sıçradı. Titreyen dudaklarından zar zor çıkan kelimeler, sesine karışan korkuyu ele veriyordu: "H-hayır, efendim... Sadece... Bu ilk aç kalışınız. Damarlarınızdaki kan çekiliyor, gücünüz tükeniyor. Böyle devam ederseniz bize öncülük edemezsiniz."
Sözlerinin ardından, kolundaki kumaşı omzuna kadar sıyırdı. Ay ışığı gibi solgun, bembeyaz teni ortaya çıkmıştı. Markus, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken genç kadın, kolunu parmaklıkların arasından uzattı ve gözleriyle ona bir işaret verdi. Bir an için zindana derin bir sessizlik çöktü.
Ardından Markus'un dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi.
"Kendin söyledin... Bu ilk. Kendimi kaybetmeyeceğimin garantisi yok."
Hırsla parmaklıklara asıldı, bir hamleyle kadına doğru atıldı. Ancak beklediğinin aksine kadın, korkmak şöyle dursun, geri çekilmedi. Yüzüne ağır bir ciddiyet çökmüştü; kararlı ve metanetli bir ifadeyle olduğu yerde duruyordu.
Markus istemsizce yutkundu. Gözleri kararıyor, zihninde uğultular yankılanıyordu. Karşısında, tüm bu susuzluğa son verecek tek şey vardı: Kan.
Aklının kalın duvarları ile arzularının ateşi çarpıştı, ancak kana duyduğu yakıcı susamışlık galip geldi. Genç kadının zarif bileğini iki eliyle kavradı. Parmaklarının altında hızlı ve güçlü atan nabzı hissetti. Kadın, gözlerini sımsıkı kapamış, olacakları bekliyordu. Markus'un boğazı kurumuş, dişleri titriyordu. Tam o anda, göğsünde kabaran bir sızıyla geri çekildi.
Genç kadın, şaşkınlıkla gözlerini açtı. Bakışlarında korkuyla karışık bir öfke vardı. Markus'un gözleri onunkilerden ayrılmadı; sesi, titrek bir kararlılıkla yankılandı: "Buna mecbur değilsin... Çünkü ben hâlâ buradayım ve ölmeye niyetim yok."
Kadının gözleri karanlıkta parladı; öfke, bakışlarından taşarak Markus'un üzerine yürüdü. Dudaklarından neredeyse bir hırıltı gibi çıkan sözler, odanın soğuk havasını yırttı: "Haline bak! Bu mu bizim liderimiz olacak? Eğer sen yapmayacaksan, ben yaparım."
Markus, onun ne kastettiğini anlamamıştı... Ta ki genç kadın, bir an bile tereddüt etmeden kendi bileğine sivri vampir dişlerini geçirene kadar. Kolunu, bir anlık keskin acıyla parmaklıkların arasından içeri uzattı. Kanın kokusu havaya yayıldı: Taze, sıcak, iştah kabartıcı.
Markus, gözlerini başka yöne çevirmek için çabaladı ama olmadı. İçinde kopan fırtınalarla, arzuyla irade arasında boğucu bir savaş verdi. Tam o sırada, genç kadının bileğinden süzülen bir damla kan taş zemine düştü. Sanki o kırmızı damla, tüm karanlığı mühürlemişti. İşte o anda, bu savaşın kazananı belli olmuştu.
Markus, bir gölge gibi ileri atıldı. Hızla uzanıp genç kadının bileğini kavradığında, açlığın kör edici gücüyle kontrolünü tamamen yitirdi. Dişleri, bir avcının acımasızlığıyla kadının tenine saplandı ve kanın o davetkâr tadı, damarlarından vücuduna yayıldı. Acı bir çığlık, zindanın taş duvarlarında yankılandı; ancak Markus bunu duymadı.
Etrafındaki dünya, soğuk duvarlar, yankılar, hatta çığlık bile yok olmuştu. Tek bildiği, dudaklarının arasından geçen o sıcak, taze kanın büyüleyici tadıydı. Bu, bir susuzluğun sona ermesinden çok, ruhuna işleyen, ilkel bir doygunluktu.
Bir an sonra, damarlarına dolan canlılığın vücudunu baştan sona titrettiğini hissetti. Hâlâ kanı yudumluyordu; ancak o anki zevkin yanında, vicdanının keskin bir bıçak gibi saplandığını da fark etti. Kaşlarının altından genç kadını izledi. Kadının çenesi acıdan kasılmış, bir eliyle ağzını kapatıp çığlığını bastırmaya çalışıyordu. Gözlerinde ne korku ne de nefret vardı; sadece, yaşadığı acıyla karışık derin bir teslimiyet... Bu ifade, Markus'un kan dondurucu öfkesini bir anda dindirdi.
Sonunda, üzerine çöken o tuhaf ağırlığı hissettiğinde doyduğunu anladı. Dudaklarını geri çekti fakat bileği bırakmadı.
Belinden bir bez parçası çıkarıp kadının kanayan bileğine sardı. Bu bez, annesinin kokusunu taşıyan, en değerli hatırasıydı. Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi.
“Bu bez… Annemden kalan son şey. Onu bana geri getirmeyi unutma ve canını çok yaktıysam… Özür dilerim.”
Genç kadının dudakları titredi, acının arasında yükselen bir inançla fısıldadı: “Efendimiz iyi olsun, yeter.”
Bu sözler, Markus’un içine bir sıcaklık yaydı. Hayatında ilk kez, kendisine sadece unvanı yüzünden değil, gerçekten inanan birini görüyordu.
O an Markus’un zihninde şimşekler çaktı. Yüzüne birden neşeli bir gülümseme yayıldı, sanki yıllar öncesinden gelen bir anı zihninde canlanmıştı. Kalbi hızla çarpıyordu.
"Sen osun," dedi. "Ben konuşma yaptığımda bana güvenen ilk kişisin. Kalabalığın içinde tek bir ses bile çıkmazken sen sustun, ama bakışlarınla bana inandığını gösterdin. O an, herkes geri çekilmişken sen durdun. Güneşe korkusuzca çıkan ilk kişiydin. Karanlığa rağmen ışığa adım atan… İşte o sendin."
Kadının yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Bileğine sarılı bez parçasına son bir kez baktı, sonra ağır adımlarla zindanın çıkış merdivenlerine yöneldi. Tam son basamağa vardığında, arkasını dönerek çatallı sesiyle konuştu: “Evet, o kız bendim. Ama sen beni onunla hatırladın. Oysaki ben yıllardır bu kalede hizmetçiyim. Defalarca karşılaştık seninle… Ama hiç fark etmedin.”
Sözleri taş duvarlarda yankılanırken merdivenlerden uzaklaştı.
Markus arkasından haykırdı: “Bekle!”
Ama genç kadın ne durdu, ne de geri döndü. Zindanın sessizliği, yalnızca Markus’un yankılanan sesini sakladı. Genç kadının sözleri, bir zehir gibi zihnine işledi.
Yıllardır kale koridorlarında gözleri kapalı yürüdüğünü, kendisini yücelten bir unvanın arkasına sığınıp gerçekleri görmezden geldiğini fark etti. O an anladı ki, bu zindanın karanlığı, kendi gözlerini bağlayan o görünmez zincirlerden farksızdı. Ve ilk kez, bir veliahdın değil, kendi kaderini avuçlarında tutan bir adamın onuruyla nefes aldı.Markus, zindanın taş duvarlarına vuran soğuk, acımasız rüzgarla irkildi. Duvarlardaki çatlaklar, sanki yılların yorgunluğunu fısıldıyordu ve her birinden sızan nem, kemiklerine işliyordu. Gözlerini kapattı ama zihnindeki savaş devam ediyordu.
Armand haklı mıydı?
Kısmen.
Ama bu hikayede yerine oturmayan, canını yakan boşluklar vardı. Armand, sinsi ve yetenekli bir efsaneydi. İstese, kralı kendisi de bir suikastle öldürebilirdi.
Peki neden yapmıyordu?
Asıl planı neydi?
Bu sorular, içini kemiren, yanıtı olmayan birer zehirli ok gibiydi.
Dur durak bilmeyen sorular, zihnini demir zincirler gibi sarıyor, her biri bir diğerini sıkıştırıyordu. En önemli sorular hâlâ cevapsızdı ve bu belirsizlik, zindan duvarlarından daha ağırdı.
Neden o işaret babasında da vardı?
Neden Armand tek başına halletmek yerine birine ihtiyaç duyuyordu?
Ve en önemlisi, annesinin yıllar önce gizemli kaybından önce andığı o isim, neden şimdi bu hikayenin bir parçasıydı?
O isimle bu olaylar arasında bir bağlantı var mıydı?
Bunlar cevaplandırılmalıydı. Ama bu taş ve demir parmaklıkların ardında değil. Bir an önce sadık adamlarıyla bir plan yapmalıydı. Burada harcadığı her saniye, kaçınılmazı sadece geciktiriyor, üzerindeki baskı her nefeste daha da artıyordu.
Sabrı tükenmişti. Tam o sırada, damarlarında gezinen tuhaf bir açlık hissetti. Kana duyulan, ilkel bir arzu. Bunca olayın kaosu içinde bu hissi fark edememişti. Ta ki kanı yavaşça çekilirken, bu acımasız arzuyla kıvranana dek. Gözlerini kapattı, derin derin nefesler alıp verdi. Zaten solgun olan teni, sanki Ay'ın loş ışığıyla beslenmiş gibi daha da solmaya yüz tutmuştu. Açlık, onu bitkinliğe sürüklerken, zindanın nemli ve küf kokan en karanlık köşesine çekildi. Soğuk ve titrek ellerle, ince işçilikle yapılmış pürüzlü duvara sırtını dayadı. O an duyduğu tek ses, bileklerindeki kelepçelerden sarkan zincirlerin taş zemine vuran tok, metalik yankısıydı. Bu ses, yalnızlığın en gürültülü hali gibiydi.
Bu durumla ilk kez karşılaşması, geçmişin acı gerçeklerini bir tokat gibi yüzüne vurdu. İsyan döneminde verilen kayıplar, açlıktan ölmek üzere olan halk...
Şimdi onları daha iyi anlayabiliyordu. Onlar aylarca bu açlık hissiyle savaşırken, o sadece birkaç günde bu hale gelmişti. Kendisi bir veliahttı, kralın oğlu olmanın ayrıcalığıyla yaşıyordu ve isyan döneminin zorluklarını hiç yaşamamıştı.
İşte tam da bu düşünceler içindeyken, acımasız bir gerçek daha kabus gibi karşısına dikildi: Babasının onu zindana attırmadan önceki sözleri… "Sadece kralın oğlu olduğun için önemseniyorsun. Ben olmasam, sen bir hiçsin."
Markus'un soluğu kesildi. Babası gerçekten haklı mıydı? Bir soru cevaplanmadan, bir diğeri zihninde baş gösteriyordu. Her şey bir anda üzerine çullanırken, içinde tarif edilemez bir ürperti hissetti.
Merdivenlerden yansıyan bir gölge, zeminde yavaşça büyümeye başladı. İçinden bir an Armand olamayacağını geçirdi ama babası olma ihtimalide yüksekti. Öfke, bütün bedenine yayıldı. Karanlığı delen yırtıcı sesiyle kükredi: "Bir adım daha atma!"
O an gölge olduğu yerde durdu.
Markus, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, "Benim de sevenim ne çokmuş. Dışarıdakinden daha çok ziyaretçim var," diyerek bir kahkaha attı. Ama beklenmedik bir şekilde, gölgenin titrediğini fark etti. Bu, ne babasına ne de Armand'a uyan bir tavırdı. Sesindeki sertlik, yerini meraka bıraktı: "Sen de kimsin?"
Gölgenin titremeleri arttı. Ardından soğuk taş duvarlara çarparak yankılanan ince, titrek bir ses yükseldi: "Efendim, b-ben..." Sesin titremesi ve duyulan korku, Markus'un yüzünde istemsiz bir gülümsemeye neden oldu. "Korkmana gerek yok... Henüz. Ama şimdi gel. Çünkü bekletirsen... Farklı olur." Gölge, rahatlamış gibi derin bir nefes verdi ve titremeleri yavaş yavaş dindi.
Markus'un sesindeki sertlik, zindanın taş duvarlarına bir gölge gibi çöktü. Ardından ince ses, tekrar duyuldu: "Efendim, siz 'bir adım daha atmayın' deyince... Şimdi de 'gelebilirsiniz'..." Markus, kadının sözünü bir el hareketiyle kesti.
"Korkmana gerek yok," dedi. "Henüz görmediğin şeyler var. Şimdi gel. Çünkü karanlık seni çoktan izliyor, adım adım. Beklemek, sabrımı yavaşça tüketiyor. Adımını at. Yoksa ben gelir, seni bulurum. Ve o zaman, hiçbir ışık, hiçbir ses sana yardım etmez."
Merdivenlerden aşağıya, zarif ve dalgalı, kızıl saçlı genç bir kadın ilerledi. Markus bu kadını daha önce gördüğüne emindi. Yüzü ona çok tanıdık geliyordu ama nereden olduğunu bir türlü anımsayamamıştı. Hatırlamaya çalışırken genç kadın çoktan parmaklıkların önüne gelmiş, gözlerini kaçırarak başını yere eğmişti.
Markus bu duruma öfkelenmiş gibi kaşlarını çattı. "Neden başını eğiyorsun?" diye sordu. Sesi, demir parmaklıkların arasından soğuk bir rüzgar gibi süzüldü. "Kısa bir sürede bakılamayacak kadar kötü bir hale mi gelmişim?"
Genç kadın panikle "Hayır, efendim," demekle yetindi. Titreyen sesi, zindanın nemli havasında kayboldu. Markus'un bir kaşı havaya kalkarken, dudaklarından kelimeler firar etti: "O zaman neden başını eğiyorsun? Bana bak."
Markus'un sesindeki sertlik, zindana bir taş gibi çöktü. Genç kadın zar zor yutkunarak, "Efendim, siz ilerideki kralımızsınız. Size karşı bir saygısızlık yapmaktan çekiniyorum," dedi.
Markus, alaycı bir kahkaha attı. Bu kahkaha, metalik ve boş bir yankıyla duvarlarda gezinip kayboldu. "İlerideki kralınız demek," diye tekrarladı. Acı bir gülümseme yüzüne yayıldı. "Hangi kral, parmaklıkların ardında kan açlığı çeker?"
Genç kadının gözleri irileşti. Duyduğu şeyle dehşete düşmüş gibiydi. Aniden başını kaldırdı ve bakışlarını tereddütsüzce Markus'a kenetledi. Yüzünde artık sadece korku yoktu; derin bir endişe ve şaşkınlık vardı.
Genç kadının kalın dudaklarından kelimeler döküldü, sesi titriyordu. "Efendim, isterseniz size yardımcı olabilirim."
Markus, kadının bu teklifini ciddiyetsiz bir tavırla, fısıltıyla karışık bir sesle karşıladı. "Ne yapacaksın? Ormandan zar zor kurtulmuş, çaresiz bir avı koca kaleye, hatta zindanıma kadar mı sürüklersin? Yoksa geçmişteki o katliam gibi, vampir kardeşimin cesedini mi getirip önüme atarsın?"
Markus, tüm yorgunluğuna rağmen acı bir kahkaha attı. Bu kahkaha, demir parmaklıklardan süzülen soğuk rüzgarla birleşerek boş duvarlarda yankılandı. Genç kadınsa utançtan ne yapacağını şaşırmış, zarif elleriyle kızarmış yanaklarını saklamaya çalışarak konuşmasına devam etti. "Hayır efendim, o zamana kadar dayanabileceğinizi sanmam. Siz hiç kan açlığı çekmediniz, dayanamazsınız."
Markus'un öfkesi, zindanın nemli havasını bir anda ısıttı. Zorlanarak ayağa kalktı ve parmaklıkların önünde duran kadına doğru ağır adımlarla yürüdü. Yüzündeki acımasız ifade, her saniye daha da belirginleşiyordu. Birden gürleyerek haykırdı:
"Sen bana güçsüz mü diyorsun?!"
Kadın, bu beklenmedik patlamayla geriye sıçradı. Titreyen dudaklarından zar zor çıkan kelimeler, sesine karışan korkuyu ele veriyordu: "H-hayır, efendim... Sadece... Bu ilk aç kalışınız. Damarlarınızdaki kan çekiliyor, gücünüz tükeniyor. Böyle devam ederseniz bize öncülük edemezsiniz."
Sözlerinin ardından, kolundaki kumaşı omzuna kadar sıyırdı. Ay ışığı gibi solgun, bembeyaz teni ortaya çıkmıştı. Markus, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken genç kadın, kolunu parmaklıkların arasından uzattı ve gözleriyle ona bir işaret verdi. Bir an için zindana derin bir sessizlik çöktü.
Ardından Markus'un dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi.
"Kendin söyledin... Bu ilk. Kendimi kaybetmeyeceğimin garantisi yok."
Hırsla parmaklıklara asıldı, bir hamleyle kadına doğru atıldı. Ancak beklediğinin aksine kadın, korkmak şöyle dursun, geri çekilmedi. Yüzüne ağır bir ciddiyet çökmüştü; kararlı ve metanetli bir ifadeyle olduğu yerde duruyordu.
Markus istemsizce yutkundu. Gözleri kararıyor, zihninde uğultular yankılanıyordu. Karşısında, tüm bu susuzluğa son verecek tek şey vardı: Kan.
Aklının kalın duvarları ile arzularının ateşi çarpıştı, ancak kana duyduğu yakıcı susamışlık galip geldi. Genç kadının zarif bileğini iki eliyle kavradı. Parmaklarının altında hızlı ve güçlü atan nabzı hissetti. Kadın, gözlerini sımsıkı kapamış, olacakları bekliyordu. Markus'un boğazı kurumuş, dişleri titriyordu. Tam o anda, göğsünde kabaran bir sızıyla geri çekildi.
Genç kadın, şaşkınlıkla gözlerini açtı. Bakışlarında korkuyla karışık bir öfke vardı. Markus'un gözleri onunkilerden ayrılmadı; sesi, titrek bir kararlılıkla yankılandı: "Buna mecbur değilsin... Çünkü ben hâlâ buradayım ve ölmeye niyetim yok."
Kadının gözleri karanlıkta parladı; öfke, bakışlarından taşarak Markus'un üzerine yürüdü. Dudaklarından neredeyse bir hırıltı gibi çıkan sözler, odanın soğuk havasını yırttı: "Haline bak! Bu mu bizim liderimiz olacak? Eğer sen yapmayacaksan, ben yaparım."
Markus, onun ne kastettiğini anlamamıştı... Ta ki genç kadın, bir an bile tereddüt etmeden kendi bileğine sivri vampir dişlerini geçirene kadar. Kolunu, bir anlık keskin acıyla parmaklıkların arasından içeri uzattı. Kanın kokusu havaya yayıldı: Taze, sıcak, iştah kabartıcı.
Markus, gözlerini başka yöne çevirmek için çabaladı ama olmadı. İçinde kopan fırtınalarla, arzuyla irade arasında boğucu bir savaş verdi. Tam o sırada, genç kadının bileğinden süzülen bir damla kan taş zemine düştü. Sanki o kırmızı damla, tüm karanlığı mühürlemişti. İşte o anda, bu savaşın kazananı belli olmuştu.
Markus, bir gölge gibi ileri atıldı. Hızla uzanıp genç kadının bileğini kavradığında, açlığın kör edici gücüyle kontrolünü tamamen yitirdi. Dişleri, bir avcının acımasızlığıyla kadının tenine saplandı ve kanın o davetkâr tadı, damarlarından vücuduna yayıldı. Acı bir çığlık, zindanın taş duvarlarında yankılandı; ancak Markus bunu duymadı.
Etrafındaki dünya, soğuk duvarlar, yankılar, hatta çığlık bile yok olmuştu. Tek bildiği, dudaklarının arasından geçen o sıcak, taze kanın büyüleyici tadıydı. Bu, bir susuzluğun sona ermesinden çok, ruhuna işleyen, ilkel bir doygunluktu.
Bir an sonra, damarlarına dolan canlılığın vücudunu baştan sona titrettiğini hissetti. Hâlâ kanı yudumluyordu; ancak o anki zevkin yanında, vicdanının keskin bir bıçak gibi saplandığını da fark etti. Kaşlarının altından genç kadını izledi. Kadının çenesi acıdan kasılmış, bir eliyle ağzını kapatıp çığlığını bastırmaya çalışıyordu. Gözlerinde ne korku ne de nefret vardı; sadece, yaşadığı acıyla karışık derin bir teslimiyet... Bu ifade, Markus'un kan dondurucu öfkesini bir anda dindirdi.
Sonunda, üzerine çöken o tuhaf ağırlığı hissettiğinde doyduğunu anladı. Dudaklarını geri çekti fakat bileği bırakmadı.
Belinden bir bez parçası çıkarıp kadının kanayan bileğine sardı. Bu bez, annesinin kokusunu taşıyan, en değerli hatırasıydı. Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi.
“Bu bez… Annemden kalan son şey. Onu bana geri getirmeyi unutma ve canını çok yaktıysam… Özür dilerim.”
Genç kadının dudakları titredi, acının arasında yükselen bir inançla fısıldadı: “Efendimiz iyi olsun, yeter.”
Bu sözler, Markus’un içine bir sıcaklık yaydı. Hayatında ilk kez, kendisine sadece unvanı yüzünden değil, gerçekten inanan birini görüyordu.
O an Markus’un zihninde şimşekler çaktı. Yüzüne birden neşeli bir gülümseme yayıldı, sanki yıllar öncesinden gelen bir anı zihninde canlanmıştı. Kalbi hızla çarpıyordu.
"Sen osun," dedi. "Ben konuşma yaptığımda bana güvenen ilk kişisin. Kalabalığın içinde tek bir ses bile çıkmazken sen sustun, ama bakışlarınla bana inandığını gösterdin. O an, herkes geri çekilmişken sen durdun. Güneşe korkusuzca çıkan ilk kişiydin. Karanlığa rağmen ışığa adım atan… İşte o sendin."
Kadının yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Bileğine sarılı bez parçasına son bir kez baktı, sonra ağır adımlarla zindanın çıkış merdivenlerine yöneldi. Tam son basamağa vardığında, arkasını dönerek çatallı sesiyle konuştu: “Evet, o kız bendim. Ama sen beni onunla hatırladın. Oysaki ben yıllardır bu kalede hizmetçiyim. Defalarca karşılaştık seninle… Ama hiç fark etmedin.”
Sözleri taş duvarlarda yankılanırken merdivenlerden uzaklaştı.
Markus arkasından haykırdı: “Bekle!”
Ama genç kadın ne durdu, ne de geri döndü. Zindanın sessizliği, yalnızca Markus’un yankılanan sesini sakladı. Genç kadının sözleri, bir zehir gibi zihnine işledi.
Yıllardır kale koridorlarında gözleri kapalı yürüdüğünü, kendisini yücelten bir unvanın arkasına sığınıp gerçekleri görmezden geldiğini fark etti. O an anladı ki, bu zindanın karanlığı, kendi gözlerini bağlayan o görünmez zincirlerden farksızdı. Ve ilk kez, bir veliahdın değil, kendi kaderini avuçlarında tutan bir adamın onuruyla nefes aldı.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.