Karanlığa Hükmeden

Kanlı gece avcıları

Zaman artık nefesini tutmuş bir varlık gibiydi ne ileri gidiyor ne de geri Markus'un hafızasına oyunlar oynuyordu, yalnızlık ise soğuk bir gölge misali ona yoldaşlık ediyordu. Her nefes alışında nemli taş duvarların küf kokusu ciğerlerine doluyor, kulaklarında sadece zincirlerin sesi çınlıyordu. İlk zamanlar sinirini bozan bu ses, artık delirmemesinin önünde duran tek engel haline gelmişti.
Markus güçlüydü ancak gücünün demir parmaklıklar ardında ne kadar değersiz olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyordu. Defalarca parmaklıklara yüklendi; kasları gerildi, damarları şişti, kemikleri sızladı. Ellerinde kan oturmuş yaralar belirmişti ama yine de yılmadı. Ne var ki sonuç hep aynıydı: Kral, onun kaçma ihtimalini öngörmüş, parmaklıkları sıradan demirden değil, özel alaşımlarla güçlendirmişti. Bu soğuk demirler sadece bedenini değil, umudunu da esir alıyordu.
Yalnızlığın karanlık boşluğu gitgide büyüyor, Markus'un zihnini yavaş yavaş örten bir sis gibi yayılıyordu. Bazen taş zemine oturup kendi kendine konuşuyor, hayali bir topluluğa seslenircesine planlarını anlatıyordu. Kaçış ihtimallerini, savaş stratejilerini, kime güveneceğini ve kimi ortadan kaldıracağını defalarca düşünüyordu. Milyonlarca olasılık zihninde bir girdap gibi dönüyor, fakat hiçbiri ona bir çıkış yolu sunmuyordu.
Her seferinde sonuçsuz kalan bu düşünceler, görünmez zincirler gibi onu bağlıyordu. Sanki sadece bilekleri değil, zihni de prangalanmıştı. Ne kadar kafa yorarsa yorsun, aklı hep aynı noktaya çarpıp geri dönüyordu. Düşüncelerinin bile bir duvarın ardına hapsedildiğini hissediyordu.
Kimi zaman gözlerini kapatıyor, hayal ile gerçeğin sınırını bulanıklaştıran görüntüler beliriyordu zihninde. Eski savaş meydanlarının kan kokusu, yüzünü görmediği düşmanlar ve uzaklardan yankılanan çığlıklar... Bazen annesinin sesi kadar tanıdık, bazen ise hiç bilmediği kadar yabancı sesler kulaklarına çarpıyordu. Ancak gözlerini her açtığında karşısında yine aynı taş duvarlar, aynı soğuk parmaklıklar vardı.
Yalnızlık, umudu kemiren bir kurt gibiydi ve Markus bunu biliyordu. Kurtuluşu bulmak için ne kadar çırpınsa da her geçen gün umutsuzluk biraz daha derinlerine işliyordu.
Sonra yine o ses duyuldu; duvarların ardında bir lanet gibi yükselen, insanın aklını kemiren o çıldırtıcı çığlık: “Yardım et, yalvarırım yardım et Dayanamıyorum artık.” Markus’un gözleri karanlıkla bütünleşti. Ses, bir kez daha kendini tekrarladı: “Yardım et.” Ardından, sanki hiç var olmamış gibi ansızın kesildi. Nasıl oluyordu da bu sesi Markus’tan başka kimse duymuyordu, bunu artık sorgulamıyordu. Tek bir cevabı vardı: çıldırmanın o ince çizgisinde yürüyordu. Belki de kabuslar onu kucaklamak için çoktan hazırlanmıştı. Ama her ne olursa olsun, o ses oradaydı.
O sesi susturup asıl işine odaklanmalıydı. Gerçek tehdidi, insanlığa yönelen tehlikeyi düşünmek bile öfkenin damarlarında kabarmasına yetiyordu; ancak bu öfkeyi dizginlemekten başka çaresi yoktu. Kontrolsüz öfke hatalı kararlara, hatta bir ırkın yok oluşuna sürükleyebilirdi. Şimdi Armand’ın teklifi giderek daha mantıklı gelmeye başlamıştı. Amacını, isteğini tam olarak bilmese de ortak bir noktaları vardı: insanları yok etmek. Bu, yeterince geçerli bir nedendi.
Asıl oyun şimdi başlıyordu; ama önce Armand’a haber vermeli ve buradan çıkmalıydı. O an Armand’ın “Fikrin değişirse bana haber gönder” sözleri zihninde yankılandı. Ne demek istemişti? Markus kendini bir boşluğun içinde buldu, bir çıkış yolu aradı. Zindanın içinde volta atarken aklına Aldon geldi; sadık bir muhafızdı. Belki onu buradan çıkaramazdı, bu fazlasıyla riskliydi; ama Armand’a haber gönderebilirse, gerisini o kolayca hallederdi. Bir anda tüm gücüyle haykırdı: “Muhafızlar!”
Merdivenin başında iri yarı bir muhafız belirdi. Her ne kadar mahkûm olsa da Markus kralın oğluydu, tek veliahttı; ona bir şey olursa kral bunun bedelini herkese ödetirdi ve bu büyük bir avantajdı. Markus elini göğsüne götürmüş, muhafıza bakarak zorlanıyormuş gibi konuştu: “Neden boş boş beni izliyorsun? İhtiyacım olanı bilmiyor musun?” Muhafız anlamaya çalışan bakışlar attı. Markus’un gözlerinde kısa bir ışıltı belirdi. “Genç olan muhafıza haber ver,” dedi, “o biliyor.” Elini göğsüne daha sert bastırarak ekledi: “Çabuk ol.”
Muhafız, kralın gazabından duyduğu korkuyla aralarındaki en genç olanın, Aldon’un, yanına koştu. Taş koridorda yankılanan her adımı, Markus’a bir şey olursa kral beni öldürür düşüncesiyle birleşiyor, her nefesi son nefesiymiş gibi göğsünü yakıyordu. Çabası karşılıksız kalmadı; Aldon tam karşısında, kral ve kraliçenin resmedildiği eski portreye bakıyordu. Muhafız, korkunun körüklediği öfkeyle bağırdı: “Aldon!” Aldon panikle başını çevirir çevirmez muhafız vakit kaybetmeden konuştu: “Ne duruyorsun, çabuk ol! Veliaht Markus’a bir şeyler oluyor ve senin bildiğini söylüyor.” Aldon şaşkınlıkla bir an afalladıysa da hemen toparlandı, koşar adımlarla Markus’un zindanına yöneldi. Nefes nefese merdivenlere ulaşıp basamakları hızla indi ve zindanın önünde durdu. Tam o anda, ellerini göğsüne bastırmış hâlde Markus’u fark etti. Panikle, titrek bir sesle, “Efendim, iyi misiniz?” diye sordu.
Markus ağır adımlarla, hafifçe sallanarak parmaklığın soğukluğunu hissedecek kadar yaklaştı ve birden ileri atılıp parmaklıkların arasından ellerini uzatarak Aldon’u yakasından sertçe kendine çekti. Aldon bu ani hareket karşısında hem şaşkınlığa kapıldı hem de ürperdi. Markus, bağırmaya yakın bir tonla konuştu: “Beni iyileştir. Ben kralın oğluyum. Ben ölürsem sen de, siz de, hepiniz ölürsünüz.” Aldon ikinci bir şok yaşadı. Bu bir işaret miydi, yoksa bir mesaj mıydı? Yoksa Markus aklını mı yitiriyordu? Zihninde sorular birbirini kovalamaya başlamışken Markus sessizce fısıldadı: “Sakın arkana bakma. Diğer muhafız gizlice bizi dinliyor. Şimdi sana söyleyeceklerimi harfiyen yerine getir.”
***
O sırada muhafız, merdivenlere bir gölge gibi sinmiş, Markus ile Aldon arasındaki konuşmayı dinlemeye çalışıyordu. Markus aniden kendini geriye çekti, gözü dönmüş gibi bağırmaya başladı: “Ben ölürsem sizlerin de yaşamasının anlamı kalmaz. Ne yapın edin, beni yaşatın!” Muhafızın içinde küçük bir korku kıvılcımı vardı; şimdi o kıvılcım bir yangına dönüşmüştü. Belki de bir şey olursa sorumluluğu Aldon’un üzerine yıkabilirdi; ne de olsa Markus’un yanında olan oydu. Düşüncelerinde savrulurken karşısında kendisini izleyen bir çift göz fark etti. Bu, Aldon’un ta kendisiydi. Muhafız istemsizce sordu: “Neyi var, ne oluyor?” Aldon elini saçlarının arasına daldırıp başını kaşıdı. “Ben de bilmiyorum. Gidip bir şifacı getireceğim. Sen de bir şey olmaması için burayı bekle.”
Aldon tam ileri adım atacaktı ki muhafız kolunu sertçe kavradı; olduğu yerde çakılı kaldı. Kaşlarını çatarak, “Ne o,” dedi, “ölmesini, bizi de beraberinde götürmesini mi istiyorsun?” Muhafız şaşkınlıkla baktı. Daha tecrübeliydi, daha bilgiliydi ama yine de fikir almak istiyordu. Kaçamak bir bakış atarak sordu: “Krala haber vermeli miyiz sence?” Aldon kolunu tutan eli yavaşça çekti, kendi elini muhafızın omzuna dostça koydu. “Sen benden daha bilgilisin ama fikrimi bu kadar merak ettiysen söyleyeyim,” dedi. “Kral, oğluna bir şey olmasını bırak, ihtimalini bile duyarsa kellelerimizi uçurur, alevlere verir. O yüzden bana güven. Şifacıyı getireceğim ve kimse bir şey öğrenmeyecek.” Elini omzundan çekti, labirenti andıran koridorlardan hızla geçerek kalenin çıkış kapısına ulaştı.
Omzunun üzerinden, arkasına doğru sinsi bir bakış attı ve koşar adımlarla kaleden uzaklaştı. Kısa bir süre sonra kiliseyi andıran bir yere vardı; tek fark, içeride dua edilecek bir alan değil, soğuk mezarlar ve çatlak taşların bulunmasıydı.
Burası, yıllar önce insan ve vampir ırkları arasında yapılan savaşın en acı gerçeklerinden birini barındırıyordu. Burada yatan vampirler, o savaş için özenle eğitilmiş Kanlı Gece Avcıları’ydı. Evet, Kanlı Gece Avcıları… Onlar kutsal kanla ve kimsenin bilmediği mavi bir kanla güç kazanmışlardı. Kimse bu mavi kanın kimden ya da neyden geldiğini bilmiyordu. Bilinen tek şey, mavi kan ile soylu, yani kutsal kanın; kral ve onun soyundan gelen saf kanlarla birleştiğinde muazzam bir gücün ortaya çıkmasıydı. İnsan ırkını yok etmek için yaratılmış en yıkıcı güç buydu ve işe de yarıyordu. İnsanları birer birer öldürüyor, cesetlerini sokaklara atıyorlardı. Ancak bilinmeyen bir nedenle Kanlı Gece Avcıları ansızın ortadan kayboldu. Daha sonra öğrenildi ki hepsi öldürülmüş ve bu kilisenin içine atılmıştı. Kral, onları anmak için buraya gömdürmüştü. İşte tam da o günden sonra vampir ırkı, insanlardan daha çok korkar hâle geldi; onlardan kaçıyor, hayatta kalmak için mücadele ediyordu. Bilinmeyen bir gerçek ise hâlâ geçerliliğini koruyordu: Onlardan birinin hâlâ yaşıyor olması.




Reportar




Uso de Cookies
Con el fin de proporcionar una mejor experiencia de usuario, recopilamos y utilizamos cookies. Si continúa navegando por nuestro sitio web, acepta la recopilación y el uso de cookies.